Yavuzun şehzadeliği ve bir mektubu

Gökbilgin Kütüphanesi sitesinden
Gezinti kısmına atla Arama kısmına atla

Yavuz Sultan Selim'in Mısır harplerini müteakip Trabzon sancak beyliğine gönderildiği malûmdur. Tarihlerimiz, Tunus sultanının tavassutiyle Osmanlı-Mısır münasebetlerinin düzelmesinden sonra, Şehzade Ahmed'in Amasya, Şehinşah'ın Manisa, Korkud'un Saruhan sancaklarına gönderildiği sırada Şehzade Selim'e de Trabzon sancağının idaresinin tevdi edildiğini bildirirler (1490 = 895). Fakat, onun orada geçirdiği ilk senelerle ilgili fazla bilgi vermezler. Bu cihetle bu devir oldukça karanlıktır.


Son zamanlarda ele geçen ve kısmen de neşredilen bazı vesikalardan bu hususta biraz bilgi edinmek imkanını buluyoruz. Mesela, ona 896'da (16 Nisan 1491) gönderilen bir hükümde - ki bunda "Sultan Selim Şah Bey, Hazreti Selim Şah Çelebi" diye hitap edilmektedir - Rize vilayeti ile birlikte Trabzon vilayeti Cizyesinin bu tarihten bir sene önce bu şehzadeye tımar olarak verildiği ve Trabzon şehri ile bölgesinde tahminen 13.266 hane, Rize'de ise 13.865 hane haracının bu tımar mevzuu içinde bulunduğu görülmektedir. Bu hükme göre, İstanbul'dan gönderilen haraççılar Trabzon, Rize kadıları marifetiyle ve şehzadenin de yarar ve emin adamlarıyla birlikte bu haracı, o zamanlarda kısmı azamını Hristiyan reayanın teşkil ettiği, ahali tarafından tahsil edecekler ve Sultan Selimşah Beye vereceklerdi. Kendileri için de her evden birer akçe alıp, bu vilayetlerin doğru defterleriniki tevcihlerde ve hesaplarda esas olmak üzere, ilgili daireye sunacaklardı. Bu haracın akçe olarak ne kadar bir yekûn tuttuğunu bilmiyorsak da şehzadeyi asla memnun ve tatmin etmediğini, onun bu tarihlerde orada sıkıntılı bir hayat geçirdiğini ifade etmesinden anlıyoruz.


Bayezid II. saltanatının ilk zamanlarında, daha doğrusu, Şehzade Selim'in Trabzon'a gönderildiği sıralarda, orası, gelişim halinde bulunan imparatorluğun doğu sınırını oluşturuyordu. O dönemdeki Trabzon sancağının güney sınırları, artık sona eren Akkoyunlu devletine kadar uzanmakta, doğuda ise Gürcistan'a kadar gitmektedir. Bu yıllarda, Sultan Yakup ölmüş ve Akkoyunlu devleti iç ihtilaflara sürüklenmişti. Ancak şehzade için asıl mücadele alanı, öncelikli olarak Hristiyan bir ülke olan Gürcistan'da bulunmaktaydı. Anlaşılan o ki Padişah, cesur ve savaşçı oğlunu Trabzon'a gönderirken, o bölgede geniş çaplı bir cihat ve fetih amacını besliyor ve bu konuda şehzadeye büyük yetkiler vererek imkanlar hazırlayacağını vaadediyordu. Ancak bu vaatlerin yerine getirilmediğini gören şehzade, doğuda aktif bir pozisyon alınarak bir kazanç sağlanamadığını fark edince, hayal kırıklığına uğradığını ve duygularını şu şekilde ifade etti: "... Bundan önce benim gibi güçsüze Trabzon eyaleti sadaka olarak verilecek şekilde bir anlaşma yapılıp, yüksek devletinizin gözetimi altında Trabzon'a gelip devletin sultanının gözetimiyle anlaşma yapılabilirdi ki böylece devletli sultanımın destek ve ilgisiyle çeşitli fetihler elde edilebilirdi. Ancak bu durum gerçekleşmedi ve..." İşte bundan sonra şehzade, inisiyatifi bizzat eline alarak, tarihlerimize geçen şekliyle "o bölgede Gürcistan düşmanlarıyla mücadele ve savaşa giriştiği meşhur" bir lider haline geldi.


Selimşah'ın - ki mektubunda bu imzayı atmaktadır - ikinci ve daha büyük bir şikayeti Trabzon'da zahirenin azlığı ve dışarıdan da az gelmesiydi. O tarihlerde buraya hububat ya güneyden, Erzurum civarından, Akkoyunlular'ın memleketinden veya gemilerle başka yerden temin edilmekteydi. Akkoyunlu memleketi sürekli olarak iç karışıklıklar nedeniyle hububat gönderemiyordu ve deniz yoluyla da her zaman tedarik edilemiyordu. Gemilere sahip olamamalarını şehzade şöyle ifade etmiştir: "(Bizim için gemi yapma gücümüz yoktur ki kendi ihtiyaçlarımıza göre yararlanalım)." Bu yüzden buğdayın kilosu on beş akçe civarında nadiren bulunmaktaydı, ki o dönemde diğer bölgelerde bir mud yani 20 kilo buğday 100 akçeye bolca bulunabiliyordu.


Arpa bile zaman zaman bulunamıyordu. Bu sebepten ve kardeşlerinin başka yerlerde refah içinde bulunduklarını düşünen Selim, acı bir şekilde sıkıntılarını dile getiriyor: "Elhasıl, bu derecede bir zorluk yaşanıyor ki açıklamak neredeyse imkansızdır... Benim gibi zayıf olan birisi, Gürcistan sınırında bulunup şark vilayetinin hududu içinde bir girdap içinde kalır. İnsanlar zor durumda kalırlar ki dostlara ve düşmanlara karşı cevap verilemez."


Diğer yandan, Trabzon'da şehir dışında dinlenme ve salgın hastalık zamanlarında sığınacak bir yer bulunmamasından da muzdariptir. Bu durumu şu şekilde ifade ediyor: "... Eğer bu vilayette bir hastalık veya salgın olursa, halkın barınabileceği ve beş on gün kalınabilecek bir yer yoktur. Sürmene ve Rize gibi bölgelerde beş on gün rahatça konaklanabilecek bir yer yoktur ve Giresun tarafında durum aynı şekildedir..."


Sonunda Padişah'ın lütuf ve keremini beklediğini belirterek başka bir yere tayin edilme talebinde bulunur: "Devletlu Padişahın yüksek himmeti destektir, aksi takdirde bu girdapta perişan oluruz. Cem'i alemin ümidi olan astaneye ve murad bahş canibine olan umutlarımız, devletlu sultanımdan gelecek yardıma dayanmaktadır. Benim gibi zavallı birisi için de saltanatın gerekliliği zuhur etmeli ve devletlu sultanın himmeti bu yönde olmalıdır."


Buna rağmen, Şehzade Selim'in Trabzon'dan alınmadığı, daha sonra uzun yıllar orada kaldığı ve Gürcistan'dan başka yeni bir düşmanla, Akkoyunlu varisiyle mücadele etmek zorunda kaldığı ve ayrıca Anadolu'nun mezhebi birliğini bozmak tehdidi altında olan Safevilerle mücadele etmek zorunda olduğu görülmektedir.

 (1) Tayyib Gökbilgin, Edirne ve Paşa Livası, İstanbul 1952, s. 159
 (2) Topkapı sarayı arşivi, E. 5437
 (3) Solakzade, Tarih, s. 324. Müverrih şu beyitle başlayan bir manzumeyi de bu
münasebetle zikreder: “Kılıç bağını çözmezdi belinden - Zebun olmuştu Gürcistan elinden.”