Lütfi Paşa
Lütfi Paşa (1488-1563)
Lütfi Paşa(1488-1563), Osmanlı sadr-ı azamıdır. Doğum yeri ve tarihi hakkında detaylı bir bilgi mevcut değildir. LCItfi Paşa'nın 'Tarih' adlı eserinde (İstanbul, 1341, s. 2 vd.; Asaf-ndme, İstanbul, 1326) ve diğer kaynaklarda net bir bilgi bulunmamaktadır. Devrinin en yakın kaynağı olan müverrih Ali, onun Bayezid II'nin ilk dönemlerinde Arnavut asıllı olarak Avlonya'ya getirildiğini belirtmektedir. Harem-i Hümayun'da eğitim gördüğü ve saray hizmetlerinde bulunduğu bilinmektedir. Tevdrithane defterinde Ali Osman'ın girişindeki hayatını anlatırken, çocukluğunda sarayda bulunduğuna ve birçok yıl eğitim gördüğüne dair belgeler mevcuttur. Safevi hükümdarı Şah İsmail'in Dulkadiroğlu beyi Alış al-Davla ile yürümesi, onun vak'aları takip edebilecek düzeyde bulunduğuna işaret eder (1508). Lütfi Paşa'nın 1488'de doğduğu kabul edilebilir. Yavuz Sultan Selim'in Mısır seferinde (1512) 50 akçe ile taşraya gönderildi. Daha sonra sırasıyla gegnigir-bağat, kapucubağat ve mir-alemlik gibi görevlerde bulundu (Asaf-ndme, s. 7). Lütfi Paşa'nın bu hizmetleri hangi tarihlerde yaptığı net değildir, ancak Kaldiran seferi sırasında (1514) sol kol ulufeçileri arasında geçen Lütfi Bey'e (bkz. Feridun, Münsadt; Haydar Çelebi, Rüz-nâme, 1274, s. 396 vd.) atıfta bulunulması, kendisinin bu görevlerden biri olabileceğini göstermektedir. Bundan iki sene sonra (Rebiülevvel 922 - Nisan 1516), gakrct-bağat, gdhinci-bağat, kapucu-bağat gibi kapı halkı arasında değişiklikler yapılırken, Eşrboz sancağına 200.000 akçe ile gönderilen Lütfi Ağa'nın (Feridun, Münsadt, s. 475) aynı kişi olmadığı düşünüldüğünden dolayı bu tarihi pek mümkün görünmemektedir. Tezkireci Şehi'nin Lütfi Paşa'ya Yavuz Sultan Selim'in terbiyesi ile yetiştirilmiş bir kişi olarak tanımlaması ve onun nezdinde 'yüksek itibara sahip' olduğunu belirtmesi (Şehi, Tezkire, s. 25), Seyyid Murad'ın Nova (Castelnuovo) Fetihnamesi'nde ondan 'saygı duyulan Sultan Selim' olarak bahsetmesi (Üniversite kütüph., Feth-i kale-i Alova, TY. 247 5, var.68; Mukaddes Mayda, tez, 1947/1948, 68b), Yavuz Sultan Selim devrinde Lütfi Paşa'nın çeşitli hizmetleri ile hemen padişahın çevresinde bulunduğuna dair bir delil olarak kabul edilebilir. Zaten tarihin mukaddimesindeki kayıtlardan Lütfi Paşa'nın daima padişahın yanında bulunduğu anlaşılmaktadır.
Haydar Çelebi'nin Raz-nâme'sinde geçen Lütfi ismindeki şahısların Lutfi Paşa zannedilmesi (Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, II, 537), Sicill-i Osmani mealli eserin iki defa Lutfi Paşa'yı Şam beylerbeyiliğinde göstermesi, bu dönemde bu isimde iki ayrı şahsiyetin varlığının farkına varılmamış olmasından kaynaklanabilir. Sicill-i Osmani'ye kaynak olduğu anlaşılan Ferdi'nin tarihi (Ayasofya kütüphanesi, nr. 3317) incelendiğinde, Şam beylerbeyisi olan Lutfi Paşa'nın İslam Ansiklopedisi'ne sadrazam Lutfi Paşa'dan ayrı bir şahsiyet olduğu anlaşılmaktadır. Bu konuda çalışmalar yapan Tschudi (Der Asafndme des Lutfi Pascha, Türkische Bibliothek, Berlin, 1910, X), Köprülü-zâde Fuad Bey (TM, I) ve Babinger (Die Geschicht;schreiber der Osmanen) de bunun farkına varmışlardır; Ali, Celdi-zâde ve Peçevi'nin bu konuda açık bilgi vermemelerinden dolayı, Ferdi tarihine sadece Hammer vasıtasıyla güvenilebileceği sonucuna varılabilir. Diğer taraftan, İbrahim Paşa (Pargalı)'nın sadrazamlığı döneminde düzenlenen ve Osmanlı İmparatorluğu'nun eyalet ve livalarının kimlerin görevinde olduğunu gösteren defterler, bu konudaki tereddütleri kesin olarak ortadan kaldıracak niteliktedir. Bu defterlere göre, o 1524 senesinde emir-i alem rütbesi ile Aydın livası'na 503.000 akçelik bir dirlikle mutasarrıf bulunuyor, aynı zamanda diğer mir-i miran Lutfi Bey ise 10 yük akçe ile Şam'da vazife görüyordu. Bundan anlaşılıyor ki, Lutfi Paşa, muhtemelen Kanuni Sultan Süleyman'ın cülusunda, kendisinin zikrettiği Kastamonu sancak beyliği ile livaya gelmiş ve sonra Aydın'a gitmişti. Onun daha önce Rodos muhasarası sırasında (1522) Aydın sancak beyi olduğunu, kaleyi ele geçirdikten sonra diğer bazı sancak beyleri ile birlikte kaleyi tamir ettiğini biliyoruz (Ferdi, Münsadt, s. 539). Lutfi Paşa, bir süre sonra Yanya sancak beyliğinde bulunduğu bilinmektedir (Topkapı Sarayı arşivi, D. 10057, 8303); Ali ve ondan naklen Peçevi de bu sancağa mutasarrıf olduğunu belirtmektedirler (Ali, Kanun al-ahbar, Üniversite kütüphanesi nüshası, var. 339; Peçevi, I, 21). Lutfi Paşa'nın bu vazifede iken Viyana kuşatmasına katılarak 8 safer 936 (12 Teşrin-i I. 1529)'da Avlonya sancak beyi Süleyman Bey ile birlikte kaleye hücum ettiği bilinmektedir (Ferdi, aynı eser, s. 573); geri baqr Solak Hasan'ın ziyareti hakkında sadrazam İbrahim Paşa'ya gönderdiği için, padişahın buyruğuyla mektup gönderdiğini de biliyoruz (Topkapı Sarayı arşivi, E. 5866, 6435). Ali'nin işaret ettiği ve isimlerini vermediği, kendisinin ise hiç bahsetmediği diğer bir sancaklı atda da bulunduktan sonra, 1533'te Karaman beylerbeyliğine tayin edildi (Ferdi, aynı eser, Ayasofya kütüphanesi, 3317, var. 146).
O, bu sıfatla Irakayn seferinde Karaman eyaleti kuvvetlerini sevk ve idare etmiş, Tebriz civarındaki hareketlerde aktif olarak görev almıştı (26 Rebiülevvel 941 / 5 Teşrin-i I. 1534; Feridun, aynı eser, I, 587). Yine bu sefer esnasında Van gölü civarındaki harekatlarda önemli bir rol oynamıştır, özellikle Tatvan sahillerindeki gemilere emir vererek düşman hakkında bilgi toplamıştır (Sâi, Tazkirat al-bunyân, İstanbul, 1315, s. 24).
Lütfi Paşa, bir süre Anadolu beylerbeyliğinde bulunduktan sonra önce Mustafa Paşa'nın yerine Rumeli beylerbeyliğine (1536), ardından da ikinci vezirliğe getirilmiştir (J. v. Hammer, çev. Atd., V, 197). 1537'de Korfu seferi sırasında Barbaros Hayreddin Paşa ile birlikte donanmanın serdarı olarak Akdeniz'de harekete geçmiştir. 135 kadirga ve bastarda gemi ile 20 Mayıs'ta İstanbul'dan hareket etmişlerdir (Katip Çelebi, Tuhfetü'l-kibâr, s. 49; Lütfi Paşa'nın 100 kadirga ile 10 Mayıs'ta İstanbul'dan hareketini bildiren Maçon Piskoposunun 2 Temmuz'da Roma'dan Kardinal Bellay'a yazdığı mektup için bkz. Charrière, Négociation de la France dans le Levant, I, 332). Donanma Avlonya önünde padişaha mâliki olduğundan sonra, Barbaros'un 60 kadirga ile zahire getirecek gemilerin sevkiyatını temin etmek için İskenderiye'ye gitmiş sırada, Lütfi Paşa İtalya sahillerini vurmak üzere gönderilmiştir; bu sırada Otranto ve Castro kalelerini tahrip ederek bir miktar esir ile dönmüştür. Bu sırada Venedik'e gönderdiği Gelibolu tersanesi kethüdası Bostan Kethüda'nın Venedik gemileri tarafından esir edilmesi ve diğer bazı sebepler neticesinde (detaylar için bkz.) Venedik ile savaşa girmiş ve Korfu'nun muhasarasına katılmış, Lütfi Paşa 25.000 kişi ve 30 top ile kara ordusunu adaya getirmiştir (25 Ağustos 1537). İniş kadar devam eden ve Ayas Paşa ile ikinci vezir Mustafa Paşa'nın da katıldığı muhasara, Lütfi Paşa'nın fethin yakın olduğuna dair itirazlarına ve Barbaros'un itirazına rağmen, "bir mücahid kulumu bin bozuk hisara değmem" diyen padişah tarafından 7 Eylül'de kaldırılmıştır (Ali, aynı eser, var. 269) ve ikinci vezir, donanmanın bir kısmı ile İstanbul'a dönmüştür. Döndükten sonra kısa bir süre nebzete uğramış ve bunun da Korfu hareketinin başarısızlığından ileri geldiği hakkında bir rivayet vardır ise de (J. v. Hammer, aynı eser, s. 197), Lütfi Paşa bundan sonra görevini muhafaza etmiş, ertesi sene Mustafa Paşa'nın vefatı üzerine ikinci vezirliğe tayin edilmiştir (Mayıs 1538). Bu sırada seferine ikinci vezir olarak katılan (detaylar için bkz. Celil-zâde Mustafa, Tabakât al-mamdûlik fî daracât al-masdûlik, Üniversite kütüphanesi, nr. 5997, var. 241) Lütfi Paşa'nın en önemli hizmeti, Prut nehri üzerine bir köprü kurdurarak, ordunun kısa zamanda buradan geçmesini mümkün kılması idi (Muhammed b. Muhammed, Tuhfet al-avorlîh, s. 72; Peçevi, aynı eser, s. 259).
Tazkirat al-bunyan'da anlatıldığına göre, o bu işte Mimar Sinan'ı padişaha tavsiye ederek köprü inşaatını ona havale ettirmişti (aynı eser, s. 25 vd.). Lütfi Paşa, ertesi sene, Ayas Paşa'nın vefatında, sadrazam olduğu vakit (Temmuz 1539), ilk işi, o sırada inşa edilen hassa mimarlığına, kabiliyetini çok takdir ettiği Mimar Sinan'ı getirmek suretiyle, kadırga aşkını göstermiş oldu.
Lütfi Paşa'nın vezirlikten azledilme tarihi olan Mayıs 1541'e kadar iki seneye yakın iktidarda en önemli iç işlerini, "ii idare" dönemini kaldırması gösterilebilir. Öteden beri bu usulün sancaklarda ve eyaletlerde fenalıklar gören sadrazam, Tevârîh-i Âl-i Osman'da bu mevzuyu gök mürşide kadar derek, uzunca bir işlemle izah etmiştir (s. 374 vd.). Bir hususta Yavuz Sultan Selim'den bizzat dinlediği şikayet yollu sözleri de nakleden Lütfi Paşa, bu usulün kaldırılmasına karar verildiği zaman, İstanbul'daki elçilere kendi memleketlerinde "ulak zulmü" olup olmadığını sormakta, onlardan menfi cevap alınca, İstanbul'a dönüşlerinde, bu zulmün yoluna tekrar dönenleri nasıl fesatlerle uğrattıklarını, iddiasını teyit etmektedir ve halefinin 1553'te azline kadar, bildirmektedir (tafsilat için bkz. aynı eser; Köprülü-zâde, aynı eser, s. 135 vd.).
Lütfi Paşa'nın sadrazamlık zamanında hâline muvaffak olduğu en önemli harici meseleler, Venedikliler ile sulh akdi ve Avusturya meselelerini maharet ile idare etmesidir. İktidarı geçtikten biraz sonra İstanbul'a gelen Venedik elçisi Contarini, vuku bulan harplerde zaptedilmiş bölgelerin iadesini talep ettiği zaman, sadrazam ona, müzakere akdinin daha geniş bir salahiyet ve mevziniyetle temin edilebileceğini hatırlatmak maksadı ile, Venedik'e dönmesini, ancak Şehzade Bayezid ile Cihangir için son baharda (1539) yapılacak düğünlerde hazır bulunmasını söylemişti. Gerçi kararlaştırılmış zamanıdır, merasim, fakat eskilerden nazaran daha kısa bir süre ile tanzim edilen düğünlerde Venedik'i sadece İstanbul'daki balyos temsil etmiş ise de (bkz. Celâl-zâde, aynı eser, var. 280; J. v. Hammer, aynı eser), ertesi sene başında (1540) yeni elçi Badoero İstanbul'a gelerek, sadrazam ve divan-ı hümayun dâhilinde iyi bir müzakere sonrası, Venedik için oldukça ağır fedakârlıkları içeren bir sulh akdine muvaffak olmuştur (Mayıs 1540; tafsilat için bkz. P. Daru, Histoire de la République de Venise, Paris, 1821, IV, 110 vd.; J. v. Hammer, aynı eser, V, 214 vd.).
Lütfi Paşa, o sırada Zapolyai'nin hizmetinden ayrılarak, Ferdinand'ın temsilciliğine geçmiş olan Avusturya elçisi Laezky ile iki devlet arasındaki ihtilafların çözümüne bağladıktan sonra, Macaristan'da yeni bir durum oluştu; ölen Zapolyai'nin bütün memleketlerine sahip olmak isteyen Ferdinand, yeni vekil Andronicus Tranquilus'u sadrazamın divan-ı hümayununa göndererek, Lütfi Paşa'yı kendi davası lehine kazanmaya çalışmıştı. Sadrazam, vuku bulan görüşmelerde Avrupa ahvaline vakıf bir devlet adamı sıfatıyla, Laezky'ye sorular sormuş, Avusturya ile Osmanlı arasındaki ittifak müzakereleri hakkında da mütevazi beyanlarda bulunmuş ve nihayet elçiye Osmanlı Devleti'ne hizmet etme teklifinde bulunmuştu (Laezky'nin raporlarına atfen Hammer, aynı eser, s. 221). Bu müzakereler neticesinde Avusturya ile barış kararı alan divan-ı hümayun toplantısında, her halde, Lütfi Paşa'nın büyük bir rolü oldu.
Diğer taraftan Fransız elçisi Gesar Cantelmo'nun Babür'li nezdindeki girişimi üzerine, Galata'daki Saint-Benoit kilisesinin Katolik din adamlarına tahsis edilmesi bu sıralara rastlamaktadır (bkz. De Saint-Priest, Memoires sur l'Ambassade de France en Turquie, Paris, 1877, s. 183). Avusturya ile barışın icrasına geçildiği ve Budin seferine gidilecek esnada Lütfi Paşa birdenbire azledildi. Buna sebep, zevcesi olan padişahım hemgiresi ve Yavuz Sultan Selim'in kızı Şah Sultan ile arasında geçen sert bir münakaşadır; öteden beri zevcesi ile geçimsizliğini nakleden An, bir kadın tarafından ettirilen gayr-i insani cezaya Şah Sultan tarafından tenkit edilmiş ve paşanın da bu tenkide tahammül ettiği gösterilmiştir. Bu hadisenin padişaha aksettirilmesiyle kendisinin azledilmesi ve Şah Sultan ile nikâhının feshedildiği bildirilir (aynı eser, var. 339 vd.). Lütfi Paşa ise, Asaf-nâme'de bu azli ve arzusu ile tekâyüd şeklinde göstermektedir (s. 9). Onun, dürüst ve iyi niyetli bir devlet adamı sıfatıyla, icraatında bazı menfi hareketlere darbe vurmuş olması ve böylece sarayda aleyhinde bir cephe teşkil etmesinin de bu azilde dahli bulunmuş olabilir. Filhakika vezir olduğu zaman; devlet işlerini pek fena bulduğunu söyleyen Lütfi Paşa, idari ve mali bir takım işleri düzeltmeye girişmiş ve bu suretle, zaafını istismar eden kötü niyetli kişilere darbe vurmuş ve bu durum, imparatorluğun geniş kadroları ve yüksek kademeleri arasında rahatsızlık ve ihtilaf çıkarmıştı. 1541 yılında İstanbul'da iskele emini Stileym'e gönderdiği bir hükümde, Levend taifesinin aldığı Venedik esirlerinin salıverilmesi ve ikt-nâmeler ile serbest bırakılanlar hakkında iskelelerde soruşturmalar yapılmasını emretmesi, Lütfi Paşa'nın bu yöndeki tutumunu bir misal teşkil etmektedir (güzel 947 tarihli bir hüküm için bkz. Bibliothèque Nationale, Manuscrits Turcs, nr. 41, var. 131-133). Keza müsadere yoluyla yetimlerin hakkına tecavüz edilmesini asla caiz görmediği için, sadrazam olduğu zaman beytülmâle gelen paranın yedi sene emin olarak durmasını ve ancak veresiye geçildiği halde hazineye alınmasını usulünü koymuştur (Asaf-nâme, s. 12). Diğer taraftan bahriye işlerine çok ehemmiyet vermiş, denizcilik meselesinde ayırıcı işler yapmış ve bu husustaki masraflar için ayrı bir eminlik teşkil etmiştir (aynı eser, s. 21). Bu meselelerde daha Yavuz Sultan Selim zamanında büyük tasavvurlara vakıf olan Lütfi Paşa, kendi iktidar döneminde, Osmanlı Devleti'nin, denizlerde hâkimiyet tesis etmesinin lüzumunu anlamış ve bu yönde gayret sarf etmiştir.
Onun vezirlik zamanında Korfu seferine serdar tayin edilmesindeki bu işlerdeki bilgi ve tecrübesinin bir etkisi olmalıydı. Lütfi Paşa, girdiği uzun idare hayatı boyunca devlet idaresinde bazı tecrübeler edinmiş ve bilgi kazanmış, bir takım reform fikirlerine inanmış ve sadaret döneminde de bunları sürdürmüştü. Mesela herhangi bir memurun tek bir kusuruyla azledilmemesi, önce ikaz ve ihtarlarla yetinilmesi, nüfuzlarını kötüye kullanmalarına ve ticaret yapmalarına izin verilmemesi, her sene tahakkuk edecek gelirlerin tespitiyle masrafların ihtiyat altına alınması, yeni bir mali düzen kurulması, askeri disiplini muhafaza ederek askeri bir kuvvetin kontrol altında tutulması gibi esaslar, vezir-i azamın devlet işlerini padişaha karşı açık bir şekilde arz etmesi ve hakikati gizlememesi gibi ilkeler, onun idaresinde mühim düşünceler ve haleflerine de önemle tavsiye ettiği belirgin fikirlerdi (bkz. aynı eser).
Lütfi Paşa, sadaret döneminde evlenerek, kısa bir müddet sonra zevcesinden (A1?, aynı eser, var. 240) ayrıldı ve azledildi (aynı eser, başka bir sebep için bkz. Boissard'ın kaydı zikreden Tschudi, aynı eser, s. XIV) 200.000 akçe tekâyet hasılatı ile Dimetoka'daki mülküne gitti. Kendisi bildirdiği üzere derhâl olmamakla beraber, ertesi sene İstanbul'a döndü ve hacc için müsaade alarak Hicaz'a gitti (tafsilat için ve 949: 1547'de hacca gittiği hakkında bkz. Şeyh Gülgenci'nin mendubünden naklen Fuad Köprülü, aynı eser, s. 130).
Lütfi Paşa'nın hacdan döndükten sonraki hayatı artrık tamamen Dimetoka'da geçti. Ayrıca onun daha başka işlerinin yerine getirildiğini söyler ise de, bunların nelerden ibaret olduğunu, bu arada yine İstanbul'da yaşayıp yaşamadığını bilemiyoruz. Vefat tarihini ve yerini yine bu metinden tespit ve kabul ettiğimiz Lutfi Paşa, mütebaki 20 senelik hayatını tamamen te'lif edip hasretmiş görmektedir. Tevârih-i Âl-i Osman'ın mukaddimesinde birer birer sayılmıştır (s. 3 vd.) ve Kâtib Çelebi'nin de bir kısmının mevcudiyetine işaret ettiği bu Türkçe ve Arapça eserler ve risaleler en yüksek ilimlere ve bilhassa fıkıh ve kelâm sanatlarına artmıştır (bkz. Tschudi, aynı eser, s. XV vd.; Köprülü-zâde, aynı eser, Bursalı Tâhir, Osmanlı müellifleri, III, 132 vd.). Türkçe yazdırdığı Tanbih al-Akilin ve tekdîd al-Akâilin adlı eseri dört fasıldan mürekkeptir ve mukaddimesinde halkın gözünün ümmî olmasından ve islamı bilmemesinden dolayı, aklı tenbih ve gafil olanları teşvik maksadıyla bunu yazdırmıştır (bkz. Université kütüphanesi, TY. 1930).
Lütfi Paşa, hem saray eğitimi sırasında hem de atandığı görev yerlerinde çevresindeki âlimler ve görgüleriyle olan temasları neticesinde, mümkün olduğunca ilim ve marifet öğrenimine gayret göstermiş, diğer devlet adamlarına nazaran bu alanda belirli bir seviyeye yükselmişti. Ali ve Peçevi, onun Arapça ve edebiyat okuduğunu, fikirlerinden, Kenz, Kudârî ve Mâni‘ al-Muṣallî gibi kitapları gördüğünü belirtmektedirler, ancak mağrur ve kendini beğenmiş bir adam olarak, Ebussu‘ûd ve Aqquzdâd gibi dönemin meşhur âlimlerinin ilmi yeteneklerini onun adıyla eşleştirdiğini iddia ederek, ilmi yetkinliği hakkında bir fikir sunarlar (Ali, aynı eser; Peçevi, I, 21). Ancak diğer tezkire yazarları, onun hakkında bahsetmemektedir. Tevârih-i Âl-i Osman'ın muhtelif kısımlarının çoğunun Lütfi Paşa ile ilgili olmadığı anlaşılmaktadır. Lütfi Paşa'yı daha fazla incelemek için Tevârih-i Âl-i Osman ve Asaf-nâme'si gibi eserleri kullanmak yerinde olacaktır. Ancak Bayezid II. devrinin sonlarına doğru, Lütfi Paşa'nın yazdırdığı eserlerin basit ve yüzeysel bir tarih felsefesiyle Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman devirlerinin olaylarını içerdiğini kabul edebiliriz. Bu sebeple, tarihçi olarak Lütfi Paşa'nın eserleri, dikkatli bir şekilde kullanılması gereken bir kaynak niteliğindedir. Her meseleyi dini bakış açısıyla ele alması, bazı isimleri eserlerinden ayırması, muhaliflerine karşı öfke göstermesi, Lütfi Paşa'yı bir tarihçi olarak büyük bir mevki ve önemle anılacak bir kişi yapmasa da, vezirlik ve sadrazamlık dönemlerine dair verdiği bilgiler, özellikle imparatorluğun zayıflama ve bozulma sürecini anlatan eseriyle, 961 tarihine kadar olan olayları içermesi sebebiyle özel bir öneme sahiptir. Macar tarihçilerinden Szekfű Gyula, Türk tarihçilerini araştırırken, Lütfi Paşa'yı Kemâl-zi'de ile birlikte en büyük şahsiyetlerden biri olarak tanımlar (Torok Tortenetirdk, Budapeşte, 1916). Özellikle tesis ettiği sadelikle, en samimi görüşleri ve idare hayatındaki uzun tecrübelerinin sonuçlarını içeren Asaf-nâme, büyük ve önemli bir tarihi belge olarak kabul edilebilir. Lütfi Paşa'nın tarihçiler tarafından Asaf-nâme müellifi olarak tanınmasının da bu yüzden olduğu düşünülebilir.
Lütfi Paşa'nın 970 (1563) yılında Dimetoka'da vefat ettiğini kaydeden Ali'ye inanmak yerinde; zira Ali Emiri'nin, Asaf-nâme'nin bu dönemdeki müstakil bölümlerinde olayların görüldüğünü belirtmesi ve bunu muhtemel görmesi, diğer Lütfi Paşa'nın 938 yılında Şam beylerbeyi iken vefat ettiğini (Ferdi, aynı eser, var. 142) bilmemesinden ileri gelmektedir. Mezarının 1878 istilasından önceki "Lütfi Paşa Müslim" kabristanında bulunması söz konusudur. Dimetoka kazasını terk ettikten sonra da, Lütfi Paşa adında bir köy olduğu bilinmektedir (bkz. Badi Ahmed, Riyazü'l-belde-i Edirne, Bayezid ümmi kütüphanesi, nr. 10393, III; Devâyih-i müellahat-ı Edirne, 208). İstanbul'da bir cami, Edirne'de ise bir mescid yaptırdığını biliyoruz (Câmi-i Lütfi Paşa, tdmt.l, 189; T. Gökbilgin, Edirne Lütfi Paşa livası, İstanbul, 1952, s. 42). 3 Rebiü'l-ahir 948 / 27 Temmuz 1541 tarihli vakfiyesinde, ikamet ettiği Dimetoka'nın Müslim köyündeki mescid ve mektebine 100.000 akçe ile Edirne'de 20 dükkân vakfettiği anlaşılmaktadır. Zevcesinin yaptığı vakıflar için bkz. T. Gökbilgin, aynı eser, trc. yer., 1566'da hasılat ve Yanya'daki köprüsü için bkz. 467 ve 586 no'lu Tapu defteri. (M. Tayyib Gökbilgin.