Kıbrıs Davamız ve ötekiler

Gökbilgin Kütüphanesi sitesinden
Gezinti kısmına atla Arama kısmına atla

Kıbrıs meselesinin nazik bir safhaya girdiği, Yeşil ada kaderini tayin etmek üzere olduğu şu sıralarda üç asırdan fazla müstemiren Türk hakimiyetinde yaşadıktan sonra, Osmanlı devletinin güç bir durumda bulunmasından istifade ile kendisine bir menfaat hissesi çıkarmak isteyen İngilterenin eline geçmesi hadisesini ibretle hatırlamak lazımdır Ayastefanos muahedesinin çok ağır hükümlerinden kurtulmak için çırpınan Osmanlı devleti karşısında, kendisinin aciz halinden faydalanmayı düşünen ve bunun fiili ve maddi delilini elde etmek isteyen İngiltereyi görmüştü. O esnada Başvekalette bulunan Sadık Paşa, Avusturyanın da Bosnaya girmek istemesini, Yunan devletinin bir taaruzi harekata girişmesini önlemek maksadiyle İngiltere ile tedafül bir ittifak mukavelesi akdine karar verince, Lord Saitsbury´nin başında bulunduğu İngiliz hariciyesi bundan azami derecede faydalanmasını bildi, Bu Hariciye Nazırı, 30 Mayıs 1878 de, İstanbuldaki elçisi Layarda, Babıaliye tebliğ ve kabul ettirmeğe memur eylediği talimatında diyordu ki , “İngiltere devletini şimdi teklif olunan taahhüdünü icraya muktedir edebilmek üzere Anadolu ve Suriye sahilleri civarında bir mevkie malik olması hal icabından olup İngiltere zabitlerinin ve askerinin yakınlığı bu muahede maksatlarının tamamına pek güzel bir emniyet sebebi olur.


Kıbrıs adası İngilterenin gözünde bu maksada kafi görünür. İngiltere Devleti, Devleti Aliye hükümetinden mülk ifraz ve temellük veya şimdi hazineye giren varidatı azaltmak arzusunda bulunmadığından adanın idare ve zaptı İngiltere elinde bulunmakla beraber bu devlet arazinin eskiden olduğu gibi Osmanlı memleketleri parçasından bulunmasını ve masraflardan fazla gelir şimdi neye baliğ oluyorsa seneden seneye İngiltere devleti tarafından Osmanlı hazinesine verilmesini teklif eder. “


Gerçekten yeni Başvekil Saffet Paşa da bu esas dahilinde tedafül bir ittifak muahedesi yapmakta bir mahzur görmedi ve 4 Haziranda iki maddelik bir anlaşma imzalandı. İngiltere bu hususta o derece kararlı idi ve bu savunma paktı o kadar zahiri vaziyeti koruyordu ki , muahedenin akdinden önce, İngiliz Elçisi Babıaliye “Eğer Devleti Aliye kendiliğinden Kıbrısı vermezse biz cebren alırız” demek suretiyle bir tehdit vaziyeti de almıştı. Her ne hal ise, Kıbrıs bu muahede ile ve muvakkat kaydiyle kaybedildi . Fakat Lozan ahitnamesine kadar İngiltere burasının sadece mutasarrıfı ve idarecisi oldu, hukukan asla sahibi değildi Bütün Osmanlı hakimiyeti devresinde hemen hemen müsavi sayıda Türk ve Rum sekenesi bulunan adada, muvazene diğer bazı yerlerde olduğu gibi, XIX asır zarfında, Rumların lehine mahsus bir terakki göstermek suretiyle bozulmuş ve İngilizler tarafından işgal edildiği sırada ancak bu fark yarı yarıya bir durum hasıl etmişti ki 45. 000 Türke mukabil 95.000 Rum bulunuyordu. Bu asrın başlarından itibaren her yerde mübalağalı bir şekilde Yunan hamiliği yapan İngiltere, şüphesiz ki bu adada da Rum ahaliyi koruyacak ve onlara refah kazandıracak hareketlerden geri durmayacaktı. Fakat buna rağmen 1878 den yirmi beş sene sonra dahi, 1903 de bile bu nisbet baki kalmış üçte iki Rum ve üçte bir Türk ahali bulunmuştu. Kıbrısın bugünkü nüfus vaziyeti ise bu tarihten sonraki esaslı değişiklikler ve Yunanistanın bilhassa Birinci Dünya harbindenberi artan muhaceretle neticesinde meydana gelmiş sun´i ve cebri bir hadisedir. Yunanlılar, meşhur asi sergerde Capo d´İstrianın daha 1828 de tesbit ettiği hedeflerden , Doğu Akdenizdeki Rodos ve Kıbrıs adalarını ele geçirmek siyasetini tahakkuk ettirmek için yarım asırdanberi şuurlu ve azimli bir şekilde çalışmışlardır ve adadaki İngiliz idaresi de bunu geniş mikyasta kolaylaştırmıştır. Yunanistanın mukaddes ülkü diye (Megalo İdea) vasıflandırdığı siyasetin temel taşlarından biri de, böylece, Kıbrıs hakimiyeti davası oldu Onun nasıl bir takip fikri ile bu fikri gerçekleştirmek için mücadele ettiği gözden kaçmıyordu. Bilhassa kültür ve iktisat sahasında orayı daima beslediği Amerikadaki Yunanlıların bile geniş alaka ve yardımlarını celp ve temin eylediği görülüyordu Türk - Yunan dostluğunun en hararetli bir şekilde ilan ve teyid edildiği günlerde dahi. Yunanistan, ilk okullarına kadar, en küçük yaşlardaki Yunanlı çocuklara kilise tarafından yapılan telkinlerde bile bir Kıbrıs meselesi mevcut olduğunu daima hatırlatıyor; bu fikri daima taze ve canlı bir şekilde tutuyordu. Bundan beş sene evvel, 29 Mayıs 1953 deki İstanbul fethinin beş yüzüncü yıldönümünü tes´fa arifesinde, ve bu münasebetle İstanbul - Atina üniversiteleri arasında ilmi işbirliği tesis ve inkişafı maksadiyle üniversite temsilcisi olarak Atinaya gittiğimiz zaman ilk müşahedelerimizden biri de bu olmuştu. Seyahatimizi daha sonra Selaniğe uzattığımız zaman, o samimi dostluk günlerinde bile Türk düşmanlığının nasıl beslendiğine dair çok acı deliller elde etmiştik. Hele Garbi Trakyadaki bir haftalık ikametimiz sırasında tipik Türk şehirleri Gümülcüne ve İskeçenin hazin ve yürekler acısı hali gözümüzden kaçmamıştı Türk milletinin balkanlardaki bağlayıcı birleştirici ve nafiz tarihi misyonu artık zevale mahkum görünüyordu, Bilhassa 1921 den sonra hukukan kaybettiğimiz ülkelerde manevi rabıtalarımız da kesiliyordu Halbuki, Yunanlılar, asırlarca evvel kaybettiklerini veya hiç bir zaman sahip olmadıklarını ele geçirmek için hummalı bir gayret sarfediyorlar ve cemiyeti bu konuda daima zinde ve ayakta tutuyorlardı. Dini ve sosyal ve ekonomik müesseseler bunun için gizli ve açık mücadele açmışlar hiç bir fedakarlıktan kaçınmıyorlardı Devlet müesseseleri ise bunlarla en geniş manada iş ve ülkü birliği halindeydiler, Mayıs 1953 de Atinadaki Türk elçiliği binasında Atina üniversitesi profesörleri ile müzakereler yaptığımız sırada bunların Yunan Dışişleri Bakanlığı ile sıkı temas halinde bulunduklarını görmüştük. Sonradan anladık ki, Bizans tarihçisi olan bir muhatabımız da diğer bazı arkadaşları gibi Yunan Hariciye Nezaretinin daimi müşavirleridirler Büyük ülküler bahis konusu olduğu zamanlarda ilim ve siyaset adamları elele vermekte ve birbirlerini tamamlamaktadırlar. Aralarında siyasi görüş ayrılıkları ne derece derin ve kesin olursa olsun , hepsi de “büyük mefküre” mezuunda müttefik ve müttehittir ve bu sahada milli Birliği gerçekleştirmektedirler.


Binaenaleyh, bizim de, evvela, Hariciyemizin Türkiyeyi yakından ve uzaktan alakadar eden saha, mevzu ve ülkelere ait nesillerce bir fikri takip ile yürütülecek, ana hatları itibariyle asla değişmiyecek bir siyaseti olmasını ve bu konuda ilim ve ihtisas adamlarından da daima müşavirleri bulunmasını temenni etmek yerinde olur. Bir vakitler üç kıtanın birleştiği bir coğrafi mevkide ve Avrupa muvazenesinde pek önemli bir yeri bulunan bir devletin bu gün de hayati menfaatlerinin bulunduğu bir çok saha ve mevzular mevcuttur Bunları hal için ise, mütesanit, her türlü iç ihtilaflarını halletmiş, başta içtimai adalet olmak üzere milli birliğin bütün unsurlarını teminat altına almış bir Türk cemiyetinin yorulmak bilmeyen devamlı gayretlerine ihtiyaç görünmektedir Bunun tahakkuk edeceğinden emin bulunduğumuzu belirtirken, sözlerimizi vaktiyle bahis konusu seyahat dönüşünde, tesbit ettiğimiz ve bugün de hala kıymet ve ehemmiyetini muhafaza eylediğini gördüğümüz şu mütalealarla bitirmek istiyoruz: “ Hatırlatmaya ve kabul ettirmeye mecburuz ki Garbi Trakyadaki ve Kıbrıstaki Türk unsurunun tamamen medeni ve müreffeh, hür bir cemiyet haline gelmeleri meselesinde çok hassas bulunuyoruz Bu, belki, henüz onların İstanbuldaki Rum vatandaşlarımızın kaderi ile alakalanmaları derecesinde değildir. Fakat, yukarıda işaret ettiğimiz ruh ve zihniyet devam ederse, Türk asabiyetinin galeyana gelmesi ve haddi azamiye çıkarak gadir ve tazyiklerin önüne geçmesi mümkündür Ancak, aklı selimin her sahada galebesini temenni etmek her münevver Türk ve Yunanlı için bir vazifedir” (1 ).

(1) Bilgi mecmuası No: 31 sayfa 1 ( Ocak 1954)