İbrahim

Gökbilgin Kütüphanesi sitesinden
Gezinti kısmına atla Arama kısmına atla

İbrahim (1615-1648)

Ahmed I'in en küçük oğlu olup, 12 Cemaziyelevvel 1024 (4 Şubat 1615)'te doğmuş ve 16 Cemaziyelevvel 1049 (8 Şubat 1640)'da kardeşi Murad IV. tarafından öldürüldüğü üzerine, 25 yaşında ve 18. padişah olarak Osmanlı tahtına geçmiştir. Şehzadelik boyunca gök sürer ve devamında, korku içinde bir mahbes hayatı geçirdiği ve dört kardeşinin öldürüldüğüne dair vakıf olduğu için, kendisine Murad IV'ün vefatını haber verenlere inanmamış, ancak Valide Sultan ile saray mensuplarının israrı ve sadrazamın huzuru ile tahta çıkmıştır. 1638'den beri sadaret mevkiini işgal eden Kara Mustafa Paşa, saltanat değişikliğinden sonra da müstakilen hareket etmek üzere mevkiini muhafaza etti; İbrahim'in ilk senelerinde devlet idaresinde görülen nisbi huzur ve istikrar, bu liyakatli vezir-i azamın isabetli tedbirleri sayesinde mümkün olabilmiştir. O, öncelikle harici siyasette komşularla sulhu takviye veya ihtilafları çözme yönüne gitti: 7 Rebiülevvel 1051 (19 Haziran 1641)'de İran elçisi Mukan hükümdarı İbrahim Han, kılıç kuşanmak için geldiği zaman Kasr-ı Şirin antlaşmasının hükümlerini tekit ve te'yid etti. Dönüşünde Yedikule'deki esirleri alıp götürmesine müsaade edildi. Hatırla, Osmanlı-Afşar münasebetlerini bozmak isteyen ve Murad IV devrinden beri vezirlik mevkiine geçmiş olan sabırlı Revan hakimi Emirgüne Han'ın katli ile daha fazla bir dostluk gösterilmek istendi (bu hususta elçinin tahrikleri ve vezirin tedbiri olduğunu söyleyen Solak-zade'ye karşı Katip Çelebi ve Naima itiraz etmemişlerdir - Vakıanüvisler, demekle yetinmişlerdir; bkz. Solak-zade, Tarih, s. 767 vd.; Fezleke, II, 224; Naima, Tarih, IV, 5). Aynı şekilde Avusturya ile muallakta bulunan meseleler, hudutlarda vaki karışıklık olaylarına son vermek ve sulhu takviye etmek için iki tarafın arzusuyla yapılan müzakereler sonucunda Szony (Son) Antlaşması 9 madde ile yeniden tasdik edilerek halledildi (15 Mart 1642). Murad IV'ün son senelerinde Rusların yardımıyla Kazakların eline düşmüş olan Azak Kalesi'nin iadesi için teşebbüslere girişildi. Önce Ozi müdafasına memur edilen Deli Hüseyin Paşa'nın yerine Kaptan-ı Derya Siyavuş Paşa getirildi. Bunlardan birincisi Silistre askeri ile, ikincisi donanma ile, Kırım Hanı Bahadır Giray da Tatarlar ile birlikte Azak'ı muhasara ettiler (1051: 1641). Fakat kalenin iyi müdafaası, barut ve mühimmatın tükenmesi, yardımın İstanbul'dan beklenmesi ve nihayet kışın gelmesi üzerine muhasara kaldırıldı; bu şekilde Azak birinci seferde alınamadı. Ordu Kefe'de kışlarken donanma İstanbul'a geldi. Ertesi sene Sultan-zade Mehmed Paşa (Civan kapıcıbaşı) kara serdar, Uzun Piyale (Paşa) donanma kumandanı olmak üzere ikinci sefer yapıldı. Vefat eden Bahadır Giray'ın yerine geçen Mehmed Giray serdar beklemek üzere mühim bir kuvvetle Azak Kalesi'ni kuşattığı zaman bu defa direnemeyeceklerini anlayan Kazaklar kaleyi tahrip edip geri çekildiler (1642). Kara Mustafa Paşa diğer taraftan mali ve iktisadi meselelere dahili işlere dikkatini verdi. Rayiç paranın çeşitli sebeplerle mağlup hale geldiğini gören sadrazam yeni para kestirerek, kurumun kıymetini 125 akçeden 80'e, alımını (duka) 250 akçeden 160'a ve Mısır parasınınkini de 2 akçeye indirdi. Yeni para bastırmak hususunda paşanın arzusu ve sadrazama gönderdiği hatırlatmalar um AnılıflolHırs' gelir, irktilir, kulaklarım tırlatır... Şöyle söylemem vardır ki, öyleyim, gayetle halim yaman olmuştur... Yangından beri (herhalde 1050 muharreminde Galata'da görülen vezir-i dâmin dayı ziyanarak iyi hasta yattırlacaktr) eski hastalığımız arttı, ne kollarım ve ne de başım vardır... Artık elemdeyim... Pek halim mütereddit; böyle mizacımdan iyi oldum diyebileceğim yoktur... Benim, cümlemizin hayat, ahiretimi de ihyasına; benim ömrüm, hükümdarlığa feda olsun; benden dahiyi isteme... Nöbet nazımda bana dikkat et ki, öldükten sonra halka karşı düşman olmayayım; bu da muradımdır. Halvet ve sadaret, sağlık ve afiyet, tayin eyle. Vaka-ı hususîninize kanaatım, ihtiyacımdır. Mehmed, 1051 (1641).

İbrahim gravür, 1694

Bu cereyanın bağrında, Cinci Hoca namı ile tanınan Zafarbolulu Hüseyin Efendi ile, rikâbdâr-ı hassa iken, vezirlik ile ve silahdarlık ile paşalığa adaylık arasına giren Yusuf Paşa, bir de Sultan-zâde Mehmed Paşa var idi. Bunlardan birincisi padişahın uzun seneler oğlu lipinde, hayatına dokunulacak endikelerle, müptela olduğu kalp ve düşkünlük hastalıklarına hekimlerin çözüm bulamaması üzerine ve haremdeki arkadaşlarının tavsiyesi ile 'sudh-bene fesve azim' müjdesi ile çare arayarak fayda umulduğu esnada, o sırada İstanbul'da birbirini birbiri ardına okumakla ve nefesinin etkisi ile şifa bulduğu ve bu sebeple de Vâlide Sultan'a tavsiye edildiği cihetle, İbrahim'e ve saraya intisap etmiş, padişahın sağlığı üzerinde müttefik ilişkileri görüldükten sonra, teveccüh ve iltifat kazanmak, devlet idaresinde etkisi ve müdahalesi artırmıştı. Fakat gerçekten Padişah Ahmet hastalığından uzun uzadıya şikayetini biliyoruz. Çeşitli vesilelerle sadrazama hitaben yazdığı hatıratlarında bundan bahsetmekte, 'sancı deyu yatıyorum, kah arkama' gelir, irkilir, kulaklarım sıçrar... Şöyle sıkılmam vardır ki, olduğum, gayetle halim yaman olmuştur... Yangından beri (herhalde 1050 muharremi'nde Galata'da gören vezir-i dızman dayızıyanarak ay hasta yataklarında yangm olacaklar) eski hastalığım şiddetlendi, ne kollanm ve ne de bakım vardır... Şiddetli elemdeyim... Pek halim müeddendir; şöyle mizaçta ki idrak vardır ki, tedbir olunmaz... diye şikayet eylemekte ve çöre arayıp, bildiği ve bulduğu kimseleri yollamasını istemekte idi: '... Göreyim seni, bu benim derdime nice gahürsün... Beni seversen buna göre buluşum, ona buna sorasın... Hekim başı ile söyleşiniz bir kağıt bile olsun... Etraf ve yakınına haber sal, bilen adamlar huzuruma getir, sen bileceksin... (Ktq. Topkapı Sarayı Arşivi, no. 1412876, 1416154, T416833, T411215 ve tür. yer; Qaşatay Ulugay, at/n. makale, göst. yer, sayı 6, s. 244). İşte bu şekil ve vesile ile meydana gelen Cinci Hoca ile Silahdar Yusuf Paşa devrin en nüfuzlu kişilerinden olmuşlardır (bkz. Vâcihî Hasan el-Kırımî, Tarih-i Vâcihî, Üniversite Kütüphanesi, no. 2543, var. 22). Azl ve nasblarla kartallar ve mensuplarıyla satalar, buna benzer yolsuz halleri sadrı azam tarafından men etmeleri, bilakis bunlara padişah tamamen iki defa sadâretten istifasını kabul ettirmeyen Kara Mustafa Paşa aleyhine çevirmeleri muvaffak olmuşlardır.


Hadd-i zıttında, mükemmel ve güçlü bir karaktere sahip olmakla beraber, bazen hırçın hareketlerde bulunan sadrazamın düşmanları tarafından düzenlenen tertipler, Padişahın aslında onu daima zulümlerden korumuştur. Bir kez, kendisine yanlış yönlendirme amacıyla Divan'ı bozma emri verildiği sırada, şöyle demiştir: 'Padişahım, ben senin veziriyim, bu meselelerde seni yönlendir. Beni raiyet, hazine ve sınırların güvenliğiyle ilgili konularda sorgulamazsın.' Ancak sert bir üslupla hitap etmesi üzerine, Hoca Yahya Efendi'nin uyarısına rağmen, 'Hiçbir zaman böyle düşünmeyin ve Padişahla bu şekilde konuşmaktan kaçının' tavsiyesine karşı çıkarak, 'Yalan ve iftiraya bulaşmak bana hiç yakışmaz, işte devlet işlerinde böyle davranmak gerekir... Bu tür hareketler devlete zarar verir' diyen bu veziri idam ettirdi (21 Zilkade 1053 / 31 Ocak 1644, bkz. Naima, Tarih, IV, 40 vd.; Kâtib Çelebi, Fezleke, IV, 229 vd.).

Sadrazamın emrini bir süre önce Şam beylerbeyili'ne gönderilen ve sonrasında Sultan'zade Mehmed Paşa'ya tevcih edilen İbrahim Paşa, onun memnuniyetine kadar Kenan Paşa'yı defterhane yöneticisi olarak atadı ve görevden alınmamak kaydıyla kaymakam olarak tayin etti, böylece tamamen sarayın ve özel kâhyaların nüfuzu altına girdi. Bu sırada Anadolu kazaskeri olan Cinci Hoca'ya Galata ve Arpağ halkının verildiği, Padişah'ın hocahı olarak anıldığı büyük bir saray inşa ettirilmişti. Silahdar Yusuf Paşa ise vezir ve kaptan olarak Haleb eyaletine atanmıştı. Benzer yolsuzluklar ve yeni görevine başlayan sadrazamın emirlerini dinlemeyen, aksine Padişahın emrini uygulayan İbrahim Paşa, Harimi deresinde av partileri düzenlerken (28 Cemaziyelevvel 1054 / 26 Ağustos 1644), Edirne'den getirilen odunu beğenmeyerek İstanbul'dan odun getirtme çabasına girişmiş, Atmeydanı'ndaki sarayını bu amaçla hazırlatmıştı.

Küçük resim oluşturmada hata:
Padişah İbrahim döneminde basılan Osmanlı parası (Amasya Müzesi)

Son yıllarında olduğu kadar savurgan ve dengesiz görünmüyor, ara sıra makul ve düzenli hareketlere rastlanıyordu. Bu sırada, Kırım Hanı tarafından kabul edilen İslam Giray'a karşı gösterilen muamele, Cezayir'den gelen deniz kaptanlarına yönelik sözleri içeriyordu (detaylar için bkz. Naima, eser, s. 85, 119). Rüstem Han'dan Van beylerbeyisi Hasan Paşa'ya gönderilen mektup vesilesiyle ve Kazaklarla ilgili alınacak tedbirler hakkında sadrazama verilen emirler (bkz. Topkapı Sarayı Arşivi, nr. 1412869, 1412882 ve çeşitli hatt-ı hümâyûnlar), bu dönemde önemli bir yer tutmaktadır.

Sultan-zade Mehmed Paşa'nın sadaret yılları boyunca, Yahya Efendi'nin vefatı, yerli yerinde idamlar (Kaptan Piyale Paşa, Nahcı Hasan Efendi gibi), Azak Muhafızı İslam Paşa'nın önemsiz bir bahane ile idam edilmesi, Mısır beylerbeyisi Maksud Paşa gibi olaylar yaşandı. Kalmuklar ve Gerkes beyleri arasındaki anlaşmazlıklar, Halep'te Asad Bey'in ve güney Araplarının isyanları, bir dizi azl, tayin ve görev değişiklikleri gibi olaylar da dahil olmak üzere çeşitli hadiseler gerçekleşti. Avusturya ve Erdel elçiliklerinin İstanbul'a gelişi (Baron de Kremn ve Boldirsár Bolgárfalvi Sebesi, Ur-osi Maurer Mihály, Altorjai Rethi'nin çalışmaları; bkz. Hammer, Osmanlı Devleti Tarihi, trc. X, 45 vd.; B. Vencel, Erdel İsyanı ve Posta, Cluj-Kolozsvár, 1921, s. 125 vd.), Lehistan ve İsveç'ten alınan mektuplar gibi dış olaylar ve meseleler de mevcuttu (detaylar için bkz. Vâcibî, eser, geniş yer; Kâtib Çelebi, Fezleke, II, geniş yer; Naima, eser, geniş yer). Girit Seferi'nin başarısızlığı nedeniyle Venediklilerle yapılan savaş, bunların en önemlisini oluşturur.

Sarayda mevki kaybeden dört sadrazam, Sinan Paşa'nın Mısır'a nakli sırasında, tüm mensupları ve hazinesiyle birlikte, Mekke'ye gitmek üzere bindiği gemi (Reis İbrahim Çelebi sefinesi), Girit sularında Malta korsanlarının saldırısına uğradıktan sonra, gemi mürettebatı korsanların eline esir düştü.


Birçok mal ve esiri ele geçirip bir Osmanlı gemisine saldıran Malta korsanları, bir süre önce ele geçirdikleri Girid adasının bir limanına Sinan Paşa'nın atlarını göndermiş ve Girid'deki Venedik komutanına büyük hediyeler göndermişlerdi. Bu olay, İstanbul'da duyulduğunda, Yusuf Paşa'nın Venediklilere karşı uzun süredir tahrik ettiği padişahı (Murad IV döneminde Venedik'in taahhüt ettiği 500.000 kuruşun gelip gelmediğini sorgulayan bir hatt-ı hümâyûn için bkz. Topkapı Sarayı Arşivi, 1412882) intikam alma isteğiyle bir donanma düzenleyip Girid Seferi'nin ağırlaştırılmasını öngördü.

Giritliler, Türklerin adaya saldırmadan önce bir tedbir alacağına inanmıştı ve gerçekten de, Osmanlı fetih ve fütuhatının yeni bir hamlesiyle karşı karşıya kaldılar. Rumeli vezirleri, ilkbaharda Selanik'te beylerbeyileriyle birlikte hazır bulundular, Anadolu eyaletlerinden ve Karaman ile Rum (Sivas) sancaklarından diğer sancaklar da Çeşme Limanı'nda toplandı. Serdarlık ve kaptan-ı deryalık görevi Sadrazam Yusuf Paşa'ya verildi. Serdar, 4 Rebiülevvel'de (30 Nisan) donanmayla Malta'ya sefere çıkmadan önce İstanbul'dan hareket etti. Sakız, Karlıhisar (Agriboz'da Karistos) ve Termil (Mora'da Termisi) toplanan donanma, 25 Rebiülahir'de (20 Haziran) Navarin Limanı'ndan hareket ettikten sonra, serdar, yerel halkı davet ederek, o güne kadar gerçek hedefi gizli tutulan Girid Seferi'nin amacını açıkladı ve donanmanın Hanya Burnu'na saldırmasını emretti. 4 gün sonra, adaya varıldı ve 27 Haziran'da Hanya'nın muhasarasına başlandı. Porte di Notte Kalesi, Navagiero ve diğer Venedikli kaptanların savunmalarına dayanarak bir süre boyunca yoğun saldırılara maruz kaldı ve bu süreçte müdahale edilmemesi, yardım için gelenlerin de mağlup edilmesi nedeniyle sonunda 24 Cemaziyelevvel'de (17 Ağustos) teslim bayrağı çekilmek zorunda kalındı ve serbestçe ayrılmalarına izin verildi.

Sonrasında, ailelerini ve eşyalarını gemilere yükleyerek kaleyi terk ettiler.


14 Rebiülevvel (5 Eylül) tarihinde Hanya'nın fethi haberini alan padişah, aynı gün donanmaya ferman verdi ve İstanbul'da, Haliç ve Galata'da büyük şenlikler düzenlettiriyordu. 24 yıl süren Girit savaşlarının birinci aşaması böylece Hanya'nın fethi ile sona erdi. Serdar, Venediklilerin Dalmaçya sahillerinde, Karlo ili ve Patras'ta teslim olma ihtimalini bildirerek yeni kuvvetler istedi ve bunlar, amiral Girolamo Morosini komutasındaki Venedik donanmasının yardımıyla Hanya'ya ulaşarak kaleye barut, cephane ve erzak sağlandı. Hasan Paşa komutasındaki bir kuvvet Hanya'nın savunmasına bırakıldı ve Ramazan'ın başlangıcında (21 Teşrin-i Evvel 1645) donanma ile harekete geçildi. İstanbul'a döndü ve padişah tarafından kabul edildi (Naima, aynı eser, IV, 163 vd.). Ancak Yusuf Paşa'nın zaferle dönmesi sadrazam ile arasında şiddetli bir rekabetin başlamasına neden oldu.

Başlangıçta Cinci Hoca ve Silahdar Paşa'nın güçlü destek verdiği Girit seferine karşı çıkan ve Hanya'dan olumsuz haberler geldiğinde, sadrazam bu durumu kabul ederek, fetih haberleri geldiğinde onlara karşı muhalefetten vazgeçti. Diğer yandan her fırsatta padişahın isteklerini yerine getirerek büyük hediyeler sunma yolunu seçti. Sultan-zade, Kara Mustafa Paşa'nın akrabasını göreve getirerek hazinenin büyüklüğünü artırdı ve sonunda bir gün padişaha şöyle dedi:

"LaIam Mustafa Paşa bana itiraz etti, bu iş anlamsızdır, senden böyle bir şey duymadım," ve böylece sadaka 'l-amir kaidesine dayandığının aslını sordu."

Abdurrahim Efendi'nin kazaskerliği döneminde, Katip Çelebi'ye mahremane söylediklerine bakılırsa,

"Sultan İbrahim'in teveccüh ve garip eylemlerine padişah bu işi anlamaz Mehmed Paşa'dan,"

İdi. Onun sözlerini gerçek olarak alan padişah, kendisine karşı itirazlarda bulunan mukarrebleri,

"Sizin sözlerinizin taktiri bana zarar verir, bana bunu Lalam öğretti," dedi. Ama sadrazamın bu tarz sert önlemleri, Yusuf Paşa'nın Girit'ten dönüşünden sonra yapıldı: Padişaha sadece bir kağıt esir ve iki adet somaki meyve haricinde önemli bir hediye getirmedi (Naima, s. 174), serdarın hizmetini küçümsemeye gayret etti ve hatta onu ihanetle suçlayarak Sultan İbrahim'in parası, değerli eşyaları, altınları, mücevherleri, ipekleri ve baharatları ele geçirmeye teşvik etti. Ancak Yusuf Paşa da, karşılık olarak Sultan-zade'yi suçluyor,

"Vezirin amden kusurunu anlatır,"

Ve seferin iptali sırasında Venedik başyosunun kendisine 60.000 florin vaat ettiğini ileri sürerek intikam almaya çalıştı.


Padişahın huzurunda her ikisi dinlendikten sonra, sadrazam azledildi (28 Rebiülevvel 1055 / 17 Kasım 1645). Sultan-zadenin söylediği sözler padişahın kalbinde derin bir iz bıraktı ve doğru sözlü, biraz da itidalli konuşan ve özellikle 'hiç kimseye haksız yere mal çekmez... ve ne gösterişe ne de kibirli davranışlara prim vermez' adam olmayan Hanya fethi, padişahın gazabına maruz kaldı. Bir defa Cinci Hoca ile vali sultan, 'Padişah Hanya gibi bir kale fethi hizmetinde bulunan kulunuzu mültebe-i malımdır ile hapsetmek kân-ı müstehne'ye değildir,' diyerek, kurtardıkları esnada kendisine karşı çıkan beylerbeyilerle hemen gidip, bütün Girit'in fethini emreden padişah, 'Hâlen gemiler yapılıyor ve vahimiz şu anda erbain esnâsındadır, sefer mevsimi olmadığından kesinlikle o kadar büyük miraslarla o cizrede yoktur, şimdi gidemem,' dedi ve bu türden daha başka sözler söylediği için 4 Zilhicce'de (21 Kasım 1646) idam edildi.

Naima'ya göre, bu konuda suçsuz olan Silahdar Yusuf Paşa, Kara Mustafa Paşa'nın idamını gerektiren cezayı gördü (Naima, Tarih, IV, 180). Yine Naima, padişahın sonradan bu hareketine pişmanlık gösterdiğini belirtse de, onun her şeyden önce Yusuf Paşa'nın mallarına ve satışlarından elde edilen paraya önem verdiğini gösteren bir hatt-ı hümayun vardır (bk. Topkapı Sarayı Arşivi, nr. 1412590). Sultan-zade Mehmed Paşa'nın yerine sadrazam olan Salih Paşa, bir taraftan Erdel, Boşdan, Kırım ve Lehistan ile mevcut durumu düzene koyduktan sonra yine Girit işleriyle meşgul oldu. Müzaffer sadrazam Sultan-zade, Girit'e serdar olarak gönderildi ancak iki ay sonra orada vefat etti ve serdarlık Deli Hüseyin Paşa'ya devredildi ki, onun bu esnada Restmo'ya fetih, ertesi sene de Kandiye'yi kuşatması görüldü.

Bundan sonra da Avrupa'ya yayılan büyük hizmetleri olan serdarın şöhreti artarken, çeşitli vesilelerle padişahtan hediyeler almıştır. Ancak Girit ve Dalmaçya'da Venediklilerle mücadele ederken, İstanbul'un hali gittikçe bozuluyor ve padişahın sağlık izleri ve dengesiz hareketleri artıyordu. Bu sırada Cinci Hoca'nın yıldızı sönmüş, itibarı azalmıştı, ancak diğer taraftan, seslerinin etkisiyle güç bulmuş ve İbrahim'in rahatsız olduğu 'iyilek sırlanması' hastalığına çare bulacaklarını iddia eden İstanbul'daki düşmanlarına karşı mücadele ediyordu. Bu gezinti sırasında, daha önce verilen bir emrin yerine getirilmemesi bahanesiyle, sadrazam Salih Paşa da idam edildi (17 Rebiülevvel 1057 / 18 Eylül 1647) ve artık tamamen harem kadınlarının etkisi ve nüfuzu altına girmişti (bkz. Naima, IV, 243). Haremdeki birçok cariyeden başka, yıllık gelirleri yüz binlerce kuruşa ulaşan harcamalar yapıldı, bunlar askerin gıda masraflarını bile aşmıştı.

Dosya:Tomb of Sultan Mustafa I and Ibrahim I - 10.JPG
Soldan sağa: Amcası I. Mustafa ve Sultan İbrahim'in kabirleri

Bu yüzden bütün ilmi, idari ve askeri görevlere fazla rütbe veren, satın almak için sancaklar ve gelirli eyaletler kısmen musahip ve nedimlere, kısmen haseki ve kethüdalarına verilmesine bağlanmıştır. 7 hasekiye ilaveten, teamtile ve hanedandaki taşarı usulüne aykırı olarak, İbrahim cariyelerden birini gerçek nikah ile aldı; bunun için büyük bir düğün tertip etti ve herkese değerli hediyeler vermesi gerektiğini emretti. Sonradan, Telli Haseki'nin adını alan bu eşi için İbrahim Paşa, sarayı kırık dökük bırakarak garip bir durum gösterdi. Onun birçok hatt-ı hümayunları, çeşitli hediye talepleriyle doluydu (bkz. Topkapı Sarayı Arşivi, nr. 1412582, 1412853, 1412854, 1412898 ve diğerleri), ki bu durum İstanbul'da herkesi şaşırtıyordu. Eyaletlerden de bu tür hukuka aykırı taleplerde bulunuluyordu. Bu cümleden, eyaletin düzenli teklifinden fazlasıyla 'id harcı' olarak kendisinden 30.000 kuruş isteyen Sivas beylerbeyi Varvar Ali Paşa bu sırada zikredilebilir. Şehrin büyükleri tarafından reddedilen bu parayı nasıl vereceğini sorgulayarak, diğer yönlerden bir talep de bir müstehzimanın nikâh zevcesini başkasına teslim etmek imkansız olduğunu öne sürerek reddetti, daha sonra da, padişahın ve mukarriplerinin yolsuz hareketlerine engel olmak, halkın güvenini sağlamak ve orta yol bulmak amacıyla, Anadolu'daki timarlarla birleşerek, üç yıl dolmadan idari makamlar da tebdil edilmemesi hususunda bir hatt-ı hümayun çıkarması kararı verdi. Ancak daimin ahvalini düzeltme arzusuyla birçok kişiyi yanına çeken ve levendlerinin köy ve kasabalarını vurup, zulüm ve taaddi yoluna saplanan Ali Paşa'nın hareketi bir isyan olarak kabul edildi ve eyaleti İbrahim Paşa'ya verilerek, üzerine gönderildi. Önceleri, kadim hukuku ve dostluğu sebebiyle bu görevi kabul etmek istemeyen ve 'Hak söz söyleyen adamın üzerine önce varalım, haksız yere nasıl katledelim' diyen İbrahim Paşa, sonradan, hareket tarzını değiştirerek, Karaman beylerbeyi Köprülü Mehmed Paşa ve diğerleri ile teçhiz hareketine koyuldu ve Kerkük civarında Varvar Ali Paşa kuvvetlerini mağlup edip onu esir aldı ve idam etmeğe muvaffak oldu. Bununla birlikte, İstanbul'da, Varvar'ın devletin durumunu değiştireceğine inananlar korku duyarken, bir kısmı halk da bu isyanın bastırılmasından sonra huzur hissetti. Bundan sonra haremin istibdadı, padişahın mecnunane israfları ve savurgane halleri, yeni sadrazam Ahmed Paşa'nın da zulmü daha fazla arttı. Kürk ve ambar vergisi gibi yüksek mevkideki kişilere tevcih edilen vergiler Galata kadısı, yeni geri aşağı gibi. Kırk ve anber vergisi numaraları ile tarh edilen vergi, şehrin büyüleri tarafından 'mevki sahiplerine verildiği', bu arada sadrazam, zevcesi boşatılarak padişahın bir kıyı verdiği gibi Ahmed Paşa da küçük oğluyla Mustafa Paşa'nın 8 yaşında olan küçük oğlu ve bunun için muazzam bir düğün yapıyordu.


Bu esnada, padişaha hiçbir ikazın etkili olmadığını, sadrazam Ahmed Paşa'nın da her şeyi yolunda göstererek onu sürekli yolsuzluklara sürüklediğini gören ocak ağaları (Kara Murad, Muslihiddin, Bek-taş ağaları ve Kara Qavuğ), sadrazamın kendilerine karşı bu durum vesilesiyle bir suikast hazırladığını anlayınca, onun azli ve tecziyesi, padişahın da hafif hususunu kararlaştırdılar. Öncelikle Fatih Camii'nde toplandılar; sonra, Orta Camii'ye ulema ve diğerleri davet edilerek durumlarını tartıştılar (16 Receb 1058 - 10 Ağustos 1648). Burada alınan karar gereğince vezir-i azam Sofu Mehmed Paşa getirildi ve yeni sadrazam ile müftü Abdülrrahim Efendi'nin idaresinde meydana gelen kıyam hareketi neticesinde önce Ahmed Paşa saklandığı yerde yakalanarak boğularak öldürüldü ve cesedi At Meydanı'na getirilip parçalandı, bu yüzden ölümünden sonra, Hezarpâre lekâbını aldı. Sonra da padişahın hafif hususunu teşebbüs edildi. Kendisinin haline ve şehzade Mehmed IV'in isteğine göre fetva verildiğini anlamıştı. İbrahim, saraydaki bostancıları kendi tartışmaları olan kendi topraklara karşı tartışmaları olan Muslihiddin Ağa, Kara Qavuğuz ve hanefi efendilerinin şiddetli ve ağır tenkitleri ve münakaşalarından sonra, keyfiyeti kabul ederek, padişah tahttan indirildi ve 7 yaşındaki şehzade Mehmed hükümete getirildi (18 Receb 1058 - 8 Ağustos 1648). Karara gittikçe daha fazla olan kişi, oğlunun saltanatının doğru olmayacağını ve ihtiyar sadrazamın padişahın bir kısmını ne yapacağım zannına iddia eden İbrahim, nihayet mukavemetin faydası. Karan artır. ...Bağrıma yazılan bu imza, emir Ali 'nin... diyerek, kendisi için hazırlanan mahbüse, mütevekkilâne, girdi. Ancak, kapısı kırıldı ve yalnız bir penceresi olan bu odada feryad ve feryat etti. Mahzun padişahın halka dokundu ve bilhassa önceden bağır boş boş boş olarak adlandırılanlar, bir arada, onu görmek ve tekrar çıkış ettirmek görelerini ortaya koyuyor. Bu durumda hayatta bulunan yönetim işleri, "zarar-ı düm-dan zarar-ı hüs tercis olun" kararı verdi ve cemiyet hâlinde saraya giderek, keytirlislamın verdiği fetva üzerine, İbrahim, hapishane odasından ayrıldı, boşduruldu ( 28 Receb 1058 : 18 Ağustos 1648). Şeklen apabeyisi Murad 'a benzer, herkes için acele gösteren ve çok cömert tabiat bulunan İbrahim, zaman geldi zaman Osmanlı hanedanının son erkek evlat idi. O, öldüğünde 4 oğlu kalmıştı ki, bu süre ile sonrası bu hanedanından gelen padişahların ceddidir ve tarih kaydetti tek meziyeti budur. Biyografi,'nin zikredilenlerden başka bilhassa, bk. Kocacı Bey 'in Sultan İbrahim'e takdim ettiği Kanunnamene, Topkapı Sarayı, Revan olmaz giriş ., nr. 1323 ; Kocacı Bey'in el yazarı olmaktadır.