Abidelerimizin bugunkü hazin hali, Sivas-Divrigi-Malatya

Gökbilgin Kütüphanesi sitesinden
Gezinti kısmına atla Arama kısmına atla

Orta Anadolu bölgesi, bu meyanda Sivas - Malatya havalisi, prehistorik dönemden itibaren, Anadolu'nun kadim sakinleri zamanından beri, bütün eski çağlar boyunca, birçok hadiselere sahne olmuş, harpler, istilalar görmüş, türlü idari ve siyasi taksimatlara uğramış, bir cümle ile, insan cemiyetlerinin maruz kaldıkları bütün tahavvüllere, inkılaplara, terakki ve inkişaflara uğrayarak çehresi, manzara ve karakteri değişmiştir. Ancak, Anadolu'nun bu kadim beldelerinde antik devrin izlerini, onlara ait hatıralar, abideler bulmak pek mümkün değildir. Bilakis mahalli tarihlerine daha ziyade Türk - İslam çağından başlamak, hüviyet ve karakterlerini bu devirden itibaren aramak yerinde bir hareket olur. Filhakika, muvakkat bir Arap işgali istisna edilirse, bu bölge tarihinin en mühim, en hareketli ve karakteristik safhasının başladığı Anadolu fethinin vukubulduğu devir, burada bize, en eski milli abidelerimizi sunmaktadır.


Bu şehirlerimizin en kıymetli hazineleri sayılması gereken, Anadolu'daki Türk fetihlerinin ilk devirlerine rastlayıp da medeniyetimizin yüksek birer nümunesini gösteren milli abidelerimiz acaba bugün ne haldedirler? Kendilerine lazım gelen ihtimam yapılmakta mıdır? Biz, maalesef, birkaç ay evvel Sivas - Divriki - Malatya'daki müşahede ve tetkiklerimize dayanarak, bu sorulara tamamen menfi cevap vermek mevkiinde bulunuyor ve bundan dolayı derin bir teessür duyuyoruz. İsimlerini saydığımız bu eski Türk medeniyet merkezlerinde asırların ihmaline uğramış ve bugün alaka ve himmet bekleyen pek çok sanat abidesi mevcuttur. Ancak, biz bu yazımızda bunlardan en ehemmiyetli olan üç tanesini bahis mevzuu yapmak istiyoruz.


Evvela, Sivas'taki Ulucamii'yi zikretmek lazımdır: Bugün harap bir vaziyette bulunan bu cami, Danişmentliler devrine, XII. asra kadar çıkabilen ve bu sebeple bu şehrin en eski sayılabilecek abidesidir. Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat (1210 - 1236) adına izafeten Sultan Alaaddin Camii de denildiğini nazara alarak XIII. asra ait olduğunu kabul etsek bile, yine, bu şehrin en eski anıtlarından biri addedilmek icabeder. Asırlarca müddet, muhtelif Türk devletleri hakimiyetlerinde türlü ihtimamlara mazhar olan bu cami, XV. asırda özellikle Sivas'a tabi Pirkinlik Çelebideresi ve Kozviran köylerinin bir kısım malikane hisseleri tarafından vakfedilmiş bulunuyordu. Bu vakıflardan birinin Pir Ahmet Bey bin Ahmet Bey adında bu devir Osmanlı ümerasından biri tarafından yapıldığını da biliyoruz. Müteaddit defalar tamir ve tecdit edildiği anlaşılan bu çok mühim milli abide, bugün, tamamen yıkılmadan bir an önce kurtarılmasını beklemektedir.


İkinci acil durum Divriği'de ortaya çıkmaktadır. Bu kasaba, bilindiği gibi, Mengücek oğulları devletinin ikinci ve yüksek bir medeniyet merkeziydi. Anadolu'nun fethini takiben Erzincan ve Kemah'ta hakimiyet kuran Emir Mengücek'in bir torunu olan XII. yüzyılın ortalarında Divriği'de yeni bir merkez inşa etti. Oğlu Seyfettin Ebulmuzaffer Şahinşah, Divriği Kalesi'nde ilk ve zarif bir sanat abidesi olan Kale Camii'ni inşa etti. Maalesef, bu milli abide, günümüzde bir harabe ve koyun ahırı halinde bulunmaktadır. İnşa tarihi 576 - 1180 olan bu eserin derhal restore edilmemesi durumunda, yakın bir gelecekte tamamen çökeceğine tanık olabiliriz ve bu tarihi eser, haklı olarak tahrip ve yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır.


Üçüncü olarak ele almak istediğimiz trajedi Malatya'da gerçekleşmektedir. Eski Malatya'nın en eski eserlerinden biri, ancak en değerlisi şüphesiz Ulucami'dir. Selçuklu Sultanlarından İzzettin Keykavus II tarafından 645 (1247) yılında yaptırılan bu güzel sanat eseri, taşıdığı diğer kitabeden anlaşıldığı üzere, 27 yıl sonra restore edilmiş ve böylece kadim Malatya'nın en büyük, önemli ve ünlü mabedi olmuştur. Kendisine izafe edilen mahalle, bu beldenin en zengin ve kalabalık kısmını oluşturduğu gibi, XVI. yüzyılda halkın hizmetinde olan "Ata Bey Bimarhanesi" de burada bulunmaktaydı. Banilerinin bu tesise vakfettikleri zengin köyler, Osmanlı hakimiyetinden önce ve sonra, bu eserin varlığını sürdürmesini sağlamışlardır. Tahrir defterlerimiz, bunu şu kayıtlarla göstermektedir: "Zikredilen kariyelerin camii, kadim vakfın bir parçasıdır ve fetih öncesi ve sonrasında devam eden tasarruflarla ilgili olarak..."


Bu çok değerli milli eserin hâlâ perişan ve sefil bir durumda olduğunu üzüntüyle görmekteyiz ve gün be gün harabe haline gelmekte olduğunu esefle gözlemlemekteyiz. İlgili makamların, özellikle yerel - resmi, gayri resmi kuruluşların, hükümet birimlerinin, devlet merkezinde sorumlu ve yetkili organların, Türk tarihine ve onun yüksek medeniyet eserlerine içtenlikle bağlı olan tüm aydın sınıfın büyük ve sürekli çabalar ve çabalar sarf ederek, bu milli eserin varlığını kısa sürede tahrip olmaktan kurtarmaya çalışmalarını talep etmek ve beklemek hakkımızdır. Aksi takdirde, tarih karşısında, özellikle kendi neslimizde, büyük bir sorumluluk ve utanca yol açmaktadır.