Nişancı

Gökbilgin Kütüphanesi sitesinden
16.42, 7 Temmuz 2024 tarihinde Gokbilgin (mesaj | katkılar) tarafından oluşturulmuş 3454 numaralı sürüm
(fark) ← Önceki sürüm | Güncel sürüm (fark) | Sonraki sürüm → (fark)
Gezinti kısmına atla Arama kısmına atla

NİŞANCI. NİŞANCİ

Osmanlı devleti teşkilâtında, divân-ı hümâyûnun mühim hizmetlerinden birini gören vazifelinin makamıdır ve bir şeyi belli etmek üzere, alâmet, belge koymak mânasına gelen fars. nişandan kelimesinden gelmekte olup, ferman berat, menşur, nâme, mektup, ahid-nâme, hüküm, biti gibi, devlet resmî evrakının baş tarafına pâdişâhın imzası demek olan „nişan" '1 koymak, diğer bir ifâde ile, „tuğra çekmek" vazifesinde bulunan kimsenin me'mûriyeti için kullanılan tâbirdir ki, bu kelime, bu türlü evrakta nifân-ı şerîf-i sultanî, nişân-ı hümâyûn ve tuğrâ-ı garrâ-i hâkanî, tevkî-i hümâyûn, tevkî-i refî v.b. gibi ifâdelerde geçmekte, do-layısı ile bu husûsî alâmetleri hâvî olan mu-harrerat için de nişan sözü kullanılmakta ( Âşık Paşa-zâde 'nin, »tımarların dahi nişanı Bayezid adına oldu" şeklinde, timar beratını nişan kelimesi ile ifâde ettiği hakkında bk. Tevârih-i âl-i Osman, İstanbul, 1332, s. 65), bu vazifeyi görene de n i şancı , muvakkî, t e v k i î , bâ-zan da tuğrâî denilmekte idi (bu hususta tafsilât için bk. F. Kraelitz, Osmanische Ur-kunden in türkischer Sprache, Wien, 1922, s. 18, 22; Fekete Lajos, Bevezetes a hödoltsâg tö-röle diplomatikâjâba, Budapest, 1926, s. XXVIII v. dd.; Ananiasz Zajaczkowski-Jan Reychman, Zarys Dyplomatyki Osmansko-Tureckiej, Varşova, 1955, s. 73, 75, 80 v. dd.; Fuad Köprülü, Bizans müesseselerinin osmanlı müesseselerine te'siri hakkında bâzı mülâhazalar, Türk hukuk ve iktisat tarihi mecmuası, İstanbul, 1931, s. 198 v. dd.; İ. H. Uzunçarşılı, Osmanlı teşkilâtına medhal, İstanbul, 1941, bk. fihrist).


Topkapı Sarayı'nda büyükelçiler

Osmanlı devleti teşkilâtında, XVIII. asrın başlarına kadar, devlet kanunlarını iyi bilen, yeni kanunlar ile eskilerini ve şer'î-hukukî esasları te'lil etmek kudretini hâiz olan ve divân-ı hümâyûnda bu meselelerde düşünce ve mütâ-leası esas tutulan, ayrıca hükümdarlara yazılacak nâmeleri, diğer mühim ferman, berât ve hükümleri de tesvid, tahrir veya tetkik eden n i ş a n c ı , gördüğü bu hizmetlerden dolayı, zaman-zaman tuğrâkeş-i ahkâm, tuğrâ-ı şerif hizmetlisi ve müftî-i kanun tâbirleri ile de tesmiye olunmakta idi. Keza divân-ı hümâyûndan sâdır olan emir ve kanunlara nezâret etmek, askerî tevcihâtı, yâni timar, zeamet ve hâslardan mürekkep olan dirlik tevcihlerini, mevzu kanun ve nizâmlar dâiresinde, bizzat yürütmek ve yeni fethedilen memleketlerin tahririne itinâ eylemek de nişancının vazifeleri cümlesinden idi ki, sonradan başlı-başına birer makam ve dâire olan reis-ül-küttâblık ve defteremînliği vazifelerini hâiz ve bunların doğrudandoğruya âmiri bulunuyordu. Islâmın ilk devirlerinden ve bilhassa Abbasilerden başlayarak, tavki' kullanıldığı gibi, bu işler ile meşgul tavki'i vazifesi ve divân al-in-şâ' adı altında bir dâire de doğmuş, daha sonraları da, büyük Selçuklularda, Anadolu Selçuklularında ve diğer türk-islâm devletlerinde muhtelif isimler altında, bu me'mûriyet mevcut bulunmuştur. Bu cümleden olarak, büyük Selçuklularda, büyük divânı teşkil eden yüksek me'mûrlar arasında, şâhib-i tuğra [ bk. mad. TUĞRA] veya tuğrâ'i denilen nişancı bulunduğu ve divân al-inşâ' Oğuz an'anesine tevfikan divân al-tuğrâ 'ya tahavvül ettiği gibi, Anadolu Selçuklularında da büyük divânda bulunan arazi defterlerinde hâs ve iktaa, yâni dirlik işlerine âit tevcihleri yapan ve buna dâir menşur ve berâtları hazırlayan mühim bir dâirenin reisine de, osmanlı teşkilatındaki nişancıya tekabül eden pervaneci denilmekte idi. Keza Uygurların, Karahanlılar devletinin ve daha sonraki İlhanlıların idarî ıstılahları arasında görülen ulug bitigçi me'mûriyeti de bu vazife ile ilgili idi. Bu türlü menşur ve berâtlara hükümdarın kavisli tuğrasını çeken tuğrâîye ( nişancı) Memlûklerde ve Anadolu beyliklerinde de rastlanmaktadır ( krş. Fuad Köprülü, göst. yer., s. 200; Uzunçarşılı, Medhal, s. 43, 62, 105, 127; ayn. mil., Tuğra ve pençeler ile ferman ve buyuruldulara dâir, Belleten, sayı 17—18, 1941, s. 105). Nişancının Osmanlılarda ilk defa Gâzî Orhan Bey zamanında hizmette bulunduğunu bu hükümdarın ve müteakiben haleflerinin tuğralarının mevcudiyetinden istidlal etmek mümkündür. Mu-rad II. devrinde, bu pâdişâhın emri ile, arap-çadan türkçeye çevrilen bir tarihteki muvakkî kelimesinin de „nişancı" olarak tercüme edilmesi bu tâbirin XV. asrın birinci yarısında muhakkak surette kullanıldığını göstermektedir. Ancak nişancıya âit sarîh bilgileri, ilk osmanlı teşkilâtında, bu me'mûriyetin vazife ve salâhiyetlerini, toplu bir hâlde, Fâtih kanûn-nâ-mesinden öğrenmekteyiz ki, bundan bu me'mûriyetin (tevkiî, nişancı ) Fâtih Sultan Mehmed zamanında iyice teşekkül ve taazzuv etmiş bu. lunduğuna hukmolunabilir. Bu kanûn-nâmeye göre (krş. Kanûn-nâme-i âl-i Osman TOEM, İOÖ NİŞANCI. ilâve, s. 13 v. dd., 20 v. dd.) merkezî idarede, vezirlik, kazaskerlik, baş-defterdarlıktan sonra, en büyük vazife nişancılık idi. Devletin haricî muhâberâtına o bakmakta ve tuğra çekmekte idi. Diğerleri ile birlikte divân-ı hümâyûnda sadırda oturur, eğer vezirlik veya beyler-beyi-lik rütbesinde ise, defterdara tekaddüm eder, şayet sancak beyliği payesi ile nişancı ise, defterdar ona tekaddüm ederdi; elkabı ve rütbesi defterdar gibi idi. Nişancıların oğulları, bey-ler-beyilerin oğullan gibi, 45 akçe ile müteferrika olurlardı. Nişancı divân-ı hümâyûnda vezirler, defterdarlar ile birlikte sofraya oturur bayram merasiminde padişah, vezirlere, kazaskerlere, baş-defterdara olduğu gibi, nişancıya da ayağa kalkardı.


Nişancıların bilhassa münşiler ve âlimler arasından intihap ve tâyini usûlden idi. Bu sebeple dâhil ve sahn müderrislerinden nişancı tâyin olunurdu. Mal defterdarlarından terfian nişancı tâyin edilirse beyler-beyilik hükmü ile, reisülküttâb nişancı olursa, sancak beyliği hükmü ile olurdu. Nişancılara, beylerbeyilik, yahut esasen beyler-beyi payesini hâiz iseler, vezirlik verilirdi. Nişancıların vazife ve nizâmına nişancılık mansıbının devlet teşkilâtında ve divân-ı hümâyûndaki mevkiine taallûk eden bu hükümler bu kanûn-nâme-yi Fâtih Sultan Mehmed 'in ağzından kaleme aldığını baş tarafında bildiren ve kendisi de tevkiî bulunan Leys-zâde Mehmed b. Mustafa 'ya aittir. Ancak daha önce Mevlânâ Abu Bakr Ahmed b. Muhammed al-Cazari'nin oğlu Abu M-Hayr Muhammed Aşgar al-Cazari (ölm. 869) 'nin Fâtih Sultan Mehmed tarafından „imlâ-i mükâtebât ve mürâselâtta ser-firâz-ı âlem olduğu" görülerek „divân-ı şeref-unvânında nişancı nasb... tevkî-i tâm ile muvakkî-i ahkâm" edildiği ve hattâ pâdişâhın, ziyâdesi ile takdir ederek, onu vezârete dahi yükseltmek istediği bilinmektedir ( krş. Şakayık tercümesi, s. 64; Mehmed Arif, Fâtih kanûn-nâmesi, mukaddime, s. 5; SicUl-i Osmûnî, IV, 104; Uzunçarşılı, Merkez ve bahriye teşkilâtı, Ankara, 1948, s. 215; Şakayık tercümesi 'ne istinat ederek, Muhammed Aşğar al-Cazari hakkında bilgi verdikleri anlaşılan bu üç eserde bu ilk nişancımızın hüviyeti, yaşadığı devir, kurduğu sıhriyetlere dâir bâzı noksanlar ve farklar görülmektedir )• Nişancılık mansıbı, bilhassa bundan sonra, bu mevkie getirilen ve kendisi de selefleri gibi evvelce müderris olan Karamanı Mehmed Paşa zamanında ehemmiyetli ve itibarlı bir me'mû-riyet oldu ki, 869 'da tâyin edildiği nişancılık vazifesini, 10 ay sonra ihraz ettiği vezâret rütbesi i'e, uzun zaman îfâ etti ve 882 'de sadrâzam oluncaya kadar, vazife ve salâhiyetleri cümlesinden sayılan devlet nizâmlarına, teşkilât ve müessesâtına âit bir çok kanunların cem', tedvin ve neşirlerinde başlıca rol oynadı ( Hadi kat al-vuzarâ', s. 14). Bu husustaki faaliyet ve gayretlerine sadrazamlığında da nişancılıkta evvelâ birinci halefi olup, pâdişâh tarafından inşâda ve arapça nazımda kudreti takdir edilen ulemâdan Mevlânâ Sirâceddin marifeti ile [Şakayık tercümesi, s. 214) ve sonra da Leys-zâde Mehmed b. Mustafa 'nın nişancılıklarında devam etti. Fâtih kanûnnâmesi diye tanınan kanunlar mecmuasının meydana gelmesinde başlıca âmil oldu (Mehmed Arif, göst. yer.). N'şancıhk, daha sonra Tâcî-zâde Cafer Çelebî 'nin nişancı bulunduğu esnada (nasbi 904), büyük rağbet ve itibâr gördü; fazıl ve kemâlinden dolayı ve mevcut kanun ve teamüllere aykırı olarak teşrifatta sağ tarafta ve defterdara takdîm edilerek, oturmasına ve seferde vezirler gibi, otağ kurmasına müsâade edildi (bk. mad. CAFER ÇELEBİ; 905 — 910 tarihlerinde dirlik tevcihlerinde, tevkiî sıfatı ile, kendi eli ile yaptığı kayıtlar ve tescillere misâl için bk. T. Gökbilgin, Edirne ve Paşa livası, fihrist). Bundan sonra nişancı olanlar daha ziyâde divân kalemi kâtipleri arasından ve bu vazifeyi başarabilecek kudrette bulunanlardan seçilmeğe başlandı ki, müverrih Alîde, „müftî-i kanun" tâbir ettiği nişancıların nasıl bir usûl ile intihap ve tâyin edildiklerine dâir bilgi vermektedir {Kunh al-ahbâr 'dan naklen Uzunçarşılı, ayn- esr„ göst. yer.). Kanunî Sultan Süleyman devri başlarında bu vazifede olan Seydî Bey bu suretle nişancı olduğu gibi, halefi KocaNişancı Celâl-zâde Mustafa Çelebî de, reisülküttâblıktan bu makama yükselmiş idi. Onun, fasılasız olarak, 23 sene (h. 941—964 ) bu mevkide kalması, kendisine pâdişâhın büyük bir itibâr ve iltifat göstermesi ve o zamana kadar emsali görülmemiş bir şekilde 300.000 akçelik hâslar tahsis ettirmesi ( bk. mad. CELÂL-ZÂDE MUSTAFA ÇELEBİ; dirlik tevcihlerinde ve temliklerde tevkiî ve tuğrayı olarak bizzat yaptığı kayıt ve tescillere misâl için bk. T. Gökbilgin, ayn. esr., fihrist ) nişancılık mansıbının çok yüksek derecede tutulmasına sebep oldu. Nişancıların nüfuzları ve gördükleri mühim ve çeşitli hizmetler bundan sonra da devam etti ve aralarında bir çoğu beyler-beyi ve vezir rütbesini aldı. Mamafih XVI, asrın sonuna kadar nişancılar, vezir olmayıp, sâdece beyler-beyi rütbesinde idiler. Bu rütbe ile nişancı olan Boyalı Mehmed Paşa (ölm. ıool ) vezirliğe nakledilince, bu vazifeyi bırakmış, bilâhare tekrar nişancı olunca da tâyini beyler-beyi rütbesi ile yapılmış idi (krş. -Hali fat al-ru'asS, s. »2; Atâî, Şakayık zeyli.s.sn).


Önemli nişancılardan biri olan Yusuf Agah Efendi

Muahharca Nişancı. Bazen kubbe vezirliği ile nişancılığın birleştirilerek bir kişiye tevcih edildiği de oldu (Uzunçarşılı, aynı eser, göst. yer). Nişancı, divan-ı hümâyûn üyesi olmasına rağmen, vezir rütbesini haiz olmadıkça arz günlerinde kanun gereği padişahın huzuruna kabul edilmezdi; yalnız nişancılığa tayin edildiği zaman bir defa padişahın huzuruna girip, tayinlerinden dolayı teşekkür ederdi (bkz. Defter-i yevmiye-i oda-i teşrifat, Beşvekâlet arşivi, teşrifatçılık, 677 mükerrer, s. 49'dan naklen Uzunçarşılı, aynı eser, s. 217). XVI. asırda ve XVII. asrın başlarında, serdar veya padişah seferde bulunduğu zaman, İstanbul muhafazasında bırakılan vezire nişancı tarafından tuğraları çekilmiş boş ahkâm/kâğıtları gönderilir ve bunlar, icap ettikçe kaymakam tarafından doldurularak kullanılırdı (Mühimme defteri, nr. 5, sene 973, s. 612'den naklen Uzunçarşılı, aynı eser, göst. yer). XVII. asrın sonlarında (1087) tedvin edilmiş mühim bir Osmanlı kanunnamesi olan Tevkiî Abdurrahman Paşa kanunnamesinde Kanun-ı Nişancı başlığı altında ayrı ve hususi bir fasıl nişancıların bu esnadaki nizamlarını tafsilatı ile tesbit etmekte, onların hukuki ve resmi durumlarını belirtmektedir. Buna göre, nişancı tuğra-i şerif hizmeti ile me'murdur; kendi dairesinde kanuna müteallik ahkâm yazılır; mümeyyizi tashih ettikten sonra, tuğralarını çeker ve defteri tashih etmek lazım gelirse, kendisine hitaben varit olan ferman müebin-ce, defterhaneden getirtip, kendi kalemi ile tashih eder. Bu ferman gelince, defter emini ile defterhane kesedarım düzeltilmesi lazım gelen defter hakkında vazifeli kılar; sonra tashihi yapar ve fermanı da kendisi saklar. Kazaskerlerden mühürlü kese ile gelen ehl-i cihat beratlarının tuğralarını çektikten sonra, ehl-i cihadın isimlerini defterlerine şahh çekip ve yine kesesine koyup, mühürleyerek, kendi kesedari ile kagit-eminine gönderir, divan tarafından verilen şikayet ahkamını reisülküttâb re-sid ettikten sonra, kesedari toplayıp, kendisine getirir, tuğralarını çekerdi. Kanunname aynen şu maddeyi ihtiva etmekte idi; Osmanlı kanunları ve merasim-i sultanîye nişancılardan sorulagelmiştir; eskiden bunlara müfti-i kanun itlak olunmuştur Nişancıların eğer vezâreti var ise, vüzerây-i izam silkine dahil olup, hükmünü verir, eğer Rumeli beyler-beylik payesi var ise, beyler-beyi merasimini icra edip, kendisinden kıdemli Rumeli payesinde olan beylerbeylerden maada, bütün beyler-beylere ve kazaskerlere tasaddur eder ve bu paye ile divan-ı hümâyuna-girip çıktıkça, vezirler ile beraber girer, çıkar; fakat arza girmezdi. Keza kanunname, arz esnasında da nişancının dışarıda nerede duracağını ve nasıl selâma çıkacağını di belirtmiştir. Nişancının beyler-beylik payesi yok ise, sadece ümera pâyesindedir ve kendisine nişancı bey denilmektedir. Bu takdirde divan-ı hümâyuna ümera tariki üzere gider, ancak taht kadi larına tasaddur eder; diğer divan hâcegâm gibi, mü-eevveze, sof üst, lokmalı kutni, iç kaftanı giyer ve ata orta abayi ve orta raht vururdu. Hasları da dört yükten (400.000 akçe) fazla olurdu. Nişancıların vezîri azama gitmesi için, muayyen bir vakit yok idi; sadece istîzan âdet idi krş. MTM, sayı 3, sene 1331=1915. s5 5 v.d.. Bu kanunname, ayrıca nişancıya hitaben yazılan tashih emirlerine tuğra çekmenin sadrazamlara mahsûs olduğunu, divan-ı hümâyûn toplantılarında nişancının nasıl hareket ve muamele edeceğini, müteakiben yemek esnasındaki mevki ve sırasını, mühr-i şerifin ahnıp-ve-rilmesi sırasındaki yerini, elçilerin divana geldikleri esnadaki vazifelerini, bayram merasimlerinde tabi oldukları teşrifatı, tüg-i hümâyûnun sefere çıkarılması hâlindeki davranışını, alaylarda seimi ile erkân feracesi giymesi lüzumunu v.b. da tesbit etmiştir tafsılat için bk aynı kanunname, s 499 507, 509 v.d. 513 521, 523 53 532 Nişancıların, XVI asırdan itibaren, bütün bu devir esnasında, haslarından başka, Eflâk, Boğdan voyvodalıkları ile Erdel kırallığının tevcihinden dolayı, muayyen gelirleri var idi İslâm devletleri hükümdarlarından gelen arapça fars-ça nâmeleri tercüme vazifesi nişancıya âit idi Keza Fâtih zamanından ve belki daha öncelerinden itibaren, nişancıların maiyetlerinde ve dâirelerinde rûm ve slav dillerini bilen kâtipler bulunmakta idi ki, bunların yazdıkları rûmca ve slavca buyuruldu ferman, berât ve nâme gibi muharrerât, pâdişâhın tuğrasını hâmil olarak, ilgili yerlere gönderildi.



Diğer taraftan, bir kısmı nişancıların divan-ı hümâyûndan çıkan menşur ve fermanların tertip ve yazılışlarında, imla ve inşa tarzında koydukları usul ve kaideler bir an'ane hâlini almış ve bunlara kendilerinden sonra uzun müddet halefleri de riayet etmişlerdi ve vaz'edilen usul ve kanunlara onların zamanında telmiyen adları ilave olunmuş idi ki, bunların başında Tâcî-zâde Cafer Çelebi, Koca-Nişancı Ramazanzâde, Okçu-zâde, Hamza Paşa gibi nişancıları zikretmek mümkündür. Mamafih XVI. asrın meşhur ve muktedir nişancılarından sonra, bu mevkîe pek o kadar kuvvetli şahsiyetler gelmediği cihetle, padişaha gelen nâmelerin muhteviyatını tetkik etme selâhiyetleri bilahare kaldırılmış, ehemmiyet ve itibarları da tedricen azalmıştır. Nişancılar, 1007 senesine kadar padişah ile beraber bulunup, rikâb-ı hümâyûndan ayrılmazken, bu tarihte nişancı Okçu-zâde Mehmed Şah Efendi, serdar ile birlikte sefere memur edilmiş, bundan sonra da nişancıların vezir-i azam ve serdar ile birlikte sefere gitmeleri kanun olmuş idi. Nişancılar, XVIII. asrın başlarından itibaren başdefterdar ile aynı olan mevki, rütbe ve derecelerini XIX. asrın başlarına kadar muhafaza etmekle beraber, ehemmiyetlerini gittikçe kayıp ve yerlerini, mühim vazifelerini reis-ül-küttâblara terkettiler. Daha sonraları ise, bu vazife hâcegân sınıfının ikinci derecedeki memurlarına verilmeye başlandı; ancak divan müzakerelerinde yine de hazır bulunurlardı. XVIII. asrın sonlarında nişancının işi çok azalmış idi ve asıl vazifesi olan tuğra keşidesini tuğrâ-keş denilen nişancı muavini yapmakta idi; kendisi de adeta sadrazamın mühürdarı menzilesine düşmüştü. XIX. asrın başlarında nişancılık işlerinin çoğu defterhaneye taallûk ediyor ve bu mansıp rütbe-i sâmiyeden addolunuyordu. 1827'de Rumeli ordusu defterdarlığına muvakkaten gönderilen bir nişancı, Babıâli'ye bildirmeksizin, defter-emînini yerine vekil bırakmış, fakat bu hareketi yolsuz görüldüğü için, ricalden bir zât bu vazifeye asaleten tayin edilmiş idi (krş. Lutfî, Tarih, I, 238). Nişancılık 1836'da lağvedilerek, vazifesi deftereminliğine verildi. Mühim işlere dair fermanların üzerlerine Babıâli ve diğerlerine de defter-eminleri tarafından tayin edilen ve tağra-nüvis denilen memurlar tarafından tuğra çekilirdi. 1838'de deftereminliğindeki tuğra-nüvislik hizmeti de kaldırılıp, Babıâli ile defter-eminliği tuğracılığı birleştirildi ve bu hizmetin Babıâli'de görülmesi kararlaştırıldı (Lutfî, Tarih, V, 124). Nişancılık bir paye olarak da verilirdi. Meselâ Mahmud I. devrinde Toskana dukalığına orta elçilik ile gönderilen sabık mevkûfatî Hattî Mustafa Efendi'ye nişancılık payesi verilmiş idi (krş. Izzî, Tarih, var. 189). Fesin ihdasından sonra menâsıb-ı sitte rütbesinde bulunan ve defterdar, reisülküttâb, şıkk-ı sânî defterdarı, defter-emîni ile birlikte, nişancı da başına âdî fes ve arkasına güğez harvânî giyerdi (Nâme-i hümâyûn defteri, nr. 10'dan naklen Uzunçarşılı, ayrı eser, göst. yer.). Tanzimat'tan sonraki devlet teşkilâtında, nişancılığın bazı asli ve kadim vazifeleri mabeyin başkatipliği, kısmen de reisülküttâb-ı lığın yerini tutan hâriciye nazırlığı tarafından görülmeye başlanmış, diğer çeşitli işleri de mâliye ve defter-i hakani dairelerine intikal etmiş idi.

B i b l i y o g ra fya : Metinde zikredilenlerden başka bk. J. v. Hammer, Der osma-nisehen Reiches Staatsverfassung und Sta-atsvervıaltung ( Wien, 1815 ), I, 64; II. 127, 135; ayn. mil., Devlet-i osmâniye tarihi, trk. trc, III, 226 v.d.; almanca aslı, I, 173; II, 217, 229; IV, 3; VIII, 43tj Mouradjea d'Ohsson, Tableaa general de l'Empire Ot' tornan, III, 373; Mustafa Nûrî Paşa, Natâ-yic al-vaktîât, I, 58; Mehmed Zeki Pakalın, Tarih deyimleri; t. H. Dânişmend, Osmanlı tarihi kronolojisi, I, bk. fihrist. ( M. TAYYİB GÖKBİLGİN. )