Amedci: Revizyonlar arasındaki fark

Gökbilgin Kütüphanesi sitesinden
Gezinti kısmına atla Arama kısmına atla
("== ÂMEDCİ == '''Âmedî-i divân-ı hümayun''', Tanzimat'tan önce, doğrudan doğruya reisülküttâba bağlı olan ve onun adına yazdığı yazıları düzelten ve daha az önemli konuları da kişisel olarak kaleme alan, reisülküttâp ile ilgili tüm yazı işlerinden sorumlu olan kişidir. Aynı zamanda reisülküttâbın yabancı elçilerle yaptığı görüşmelere katılır, bu görüşmelerin tutanaklarını tutardı. Beylikçi gibi, hâce..." içeriğiyle yeni sayfa oluşturdu)
 
Değişiklik özeti yok
 
1. satır: 1. satır:
== ÂMEDCİ ==
== ÂMEDCİ ==
'''Âmedî-i divân-ı hümayun''', Tanzimat'tan önce, doğrudan doğruya reisülküttâba bağlı olan ve onun adına yazdığı yazıları düzelten ve daha az önemli konuları da kişisel olarak kaleme alan, reisülküttâp ile ilgili tüm yazı işlerinden sorumlu olan kişidir. Aynı zamanda reisülküttâbın yabancı elçilerle yaptığı görüşmelere katılır, bu görüşmelerin tutanaklarını tutardı. Beylikçi gibi, hâcegân unvanına sahipti. Yeni tayin edilen timar ve zeametler için reisülküttâba verilen kalem harçlarını da yine o tahsil ederdi ki, bu durum, Bâbıâli'nin bir kâğıdının üzerinde, "geldi", "tahsil olundu" anlamını taşıyan ve evrak üzerine Farsça "âmed" kelimesi ile gösterildiği için, Âmedî ve bu işle muvazzaf kimsenin de, reisülküttâba ait kalem harçlarını tahsil ettiği ve bu esnada âmed kelimesi ile işaretlediği için, Âmedci olarak tesmiyesine sebep olmuştur. Daha önceleri başka adlar taşıyan, daha sonra âmedî kâtibi ve âmedî kalemi şeklinde de mevcut olan âmedcilik vazifesi, eski olmakla beraber, bu unvanın ihdası muahhar ve Tevkiî Abdürrahman Paşa tarafından tedvin edilen kanunnâmede (1088 = 1675; MTM, 1331, sayı 3, s. 497—544) de mevzuubahş edildiğine göre, her hâlde XVII. asırdan sonra ve galip bir ihtimalle, XVIII. asrın ikinci yarısındadır. Tanzimattan sonra vazifesi daha ziyade genişlemiş ve ehemmiyet peyda etmiştir. Bu esnada Âmedî-i divân-ı hümayun da tâbir edilen Âmedci, devlet dairelerinin sadaret makamına gönderilen ve padişahtan istizana mütevakkıf bulunan evrak hakkında, sadrâzam tarafından, vükelâ meclisinde okunup bir karara raptedildikten sonra, yahut lüzum yoksa, meclisin kararını almadan, doğrudan doğruya hünkâra arzedilmesi mutad olan muharreratı tesvid ve tebyiz etmek, kayıtlarını tutmak ve bunları mabeyn baş kitabetine göndermek, diğer taraftan da, arzolunan evrak üzerine sadır olan ve sadarete tebliğ olunan irade-i se-niyeleri kaydetmek vazifeleri ile mükellefti. Vükelâ meclisi içtimalarında hazır bulunan ve cereyan eden müzakerelerin zaptına memur zabıt kâtiplerine nezaret eden âmedci bey veya efendi, Âmedî-i divân-ı hümayun kaleminin en büyük âmiri idi. Sâdır olan iradeleri devaire cevaben yahut resen tebliğ etmek, mezkûr kalemin değil. sadaret mektubî kaleminin vazifesi idi. Âmedci efendi, "ricâl-i Babıâli" denilen beş büyük memurdan biri olup, bu kalem, saray ile muhaberata memur olduğu için, sadaretin en mutena ve mühim kalemleri arasında ve diğerlerinin fevkinde idi. Gerek Âmedci tayininde, gerek bu kaleme kâtip tayin olunan ve âmed-i divân-ı hümayun kalemi hulefası tâbir edilen memurların alınmasında her zaman hususî bir dikkat ve ihtimam gösterilmiştir.
'''Âmedî-i divân-ı hümayun''', Tanzimat'tan önce, doğrudan doğruya reisülküttâba bağlı olan ve onun adına yazdığı yazıları düzelten ve daha az önemli konuları da kişisel olarak kaleme alan, reisülküttâp ile ilgili tüm yazı işlerinden sorumlu olan kişidir. Aynı zamanda reisülküttâbın yabancı elçilerle yaptığı görüşmelere katılır, bu görüşmelerin tutanaklarını tutardı. Beylikçi gibi, hâcegân unvanına sahipti. Yeni tayin edilen timar ve zeametler için reisülküttâba verilen kalem harçlarını da yine o tahsil ederdi ki, bu durum, Bâbıâli'nin bir kâğıdının üzerinde, "geldi", "tahsil olundu" anlamını taşıyan ve evrak üzerine Farsça "âmed" kelimesi ile gösterildiği için, Âmedî ve bu işle muvazzaf kimsenin de, reisülküttâba ait kalem harçlarını tahsil ettiği ve bu esnada âmed kelimesi ile işaretlediği için, Âmedci olarak tesmiyesine sebep olmuştur. Daha önceleri başka adlar taşıyan, daha sonra âmedî kâtibi ve âmedî kalemi şeklinde de mevcut olan âmedcilik vazifesi, eski olmakla beraber, bu unvanın ihdası muahhar ve Tevkiî Abdürrahman Paşa tarafından tedvin edilen kanunnâmede (1088 = 1675; MTM, 1331, sayı 3, s. 497—544) de mevzuubahş edildiğine göre, her hâlde XVII. asırdan sonra ve galip bir ihtimalle, XVIII. asrın ikinci yarısındadır. Tanzimattan sonra vazifesi daha ziyade genişlemiş ve ehemmiyet peyda etmiştir. Bu esnada Âmedî-i divân-ı hümayun da tâbir edilen Âmedci, devlet dairelerinin sadaret makamına gönderilen ve padişahtan istizana mütevakkıf bulunan evrak hakkında, sadrâzam tarafından, vükelâ meclisinde okunup bir karara raptedildikten sonra, yahut lüzum yoksa, meclisin kararını almadan, doğrudan doğruya hünkâra arzedilmesi mutad olan muharreratı tesvid ve tebyiz etmek, kayıtlarını tutmak ve bunları mabeyn baş kitabetine göndermek, diğer taraftan da, arzolunan evrak üzerine sadır olan ve sadarete tebliğ olunan irade-i se-niyeleri kaydetmek vazifeleri ile mükellefti. Vükelâ meclisi içtimalarında hazır bulunan ve cereyan eden müzakerelerin zaptına memur zabıt kâtiplerine nezaret eden âmedci bey veya efendi, Âmedî-i divân-ı hümayun kaleminin en büyük âmiri idi. Sâdır olan iradeleri devaire cevaben yahut resen tebliğ etmek, mezkûr kalemin değil. sadaret mektubî kaleminin vazifesi idi. Âmedci efendi, "ricâl-i Babıâli" denilen beş büyük memurdan biri olup, bu kalem, saray ile muhaberata memur olduğu için, sadaretin en mutena ve mühim kalemleri arasında ve diğerlerinin fevkinde idi. Gerek Âmedci tayininde, gerek bu kaleme kâtip tayin olunan ve âmed-i divân-ı hümayun kalemi hulefası tâbir edilen memurların alınmasında her zaman hususî bir dikkat ve ihtimam gösterilmiştir.


7. satır: 6. satır:
(TAYYİB GÖKBİLGİN.)
(TAYYİB GÖKBİLGİN.)


== AMEL ==
'''
'''
''Âmel'' veya '''amal'' (A.), kelam âlimleri ve filozoflar tarafından, genellikle sadece imana ya da ilme ve nazar ile ilişkisi dolayısıyla kullanılır. Felsefenin, "şeylerin mahiyetinin bilgisi ve iyiliğin icrası" olarak tanımlandığı Helenistik geleneğin bilinmesi yaygındı. Birçok İslam düşünürü, bu iki gayenin gerçekleştirilmesinin önemini vurgulamışlardır. Ancak Yunan felsefesinin ahlakta zihniyeci olması, bu felsefenin etkisinde kalan filozoflar ile mutasavvıfların çoğunluğunun amelin, ilimden daha az önemli olduğu yönündeki görüşlerini izah eder. Eflatun, asıl erdemlerin başında hikmeti (sophia) koymuş ve ona uyan diğerlerini belirtmiştir. Aristoteles de, nazarî erdeme (dianoetik) ahlaki erdemden daha fazla değer verirdi. İnsan ruhunun amellerle değil, ancak ilimle manevi âlemi anlama noktasına gelip, bundan haz alabileceği düşüncesi Aristoteles'e atfedilen Teolojia'nın bir özü olmuştur. Ibn Sina, ilim ile amel arasındaki ilişkilere dair çeşitli görüşlerden bahseder. Burada özellikle zihinsel kavrayışla yetinip, filozof Farabi'yi örnek olarak alacağız. Farabi'nin Füsûs'unda, öğretiminin ruhbilim ve metafiziğe dayalı esasını görürüz. Burada ruhun üç ameli ve iki nazarî yeteneğini ayırarak, birincilerini kısaca kaydedip geçer, ancak ikincilerle daha detaylı olarak ilgilenir. İnsanın ruhunun faaliyetleri, bitki ruhu ve hayvan ruhu faaliyetleri gibi, insan ruhunun faaliyeti de ameldir ve sadece yararlıyı değil, aynı zamanda güzeli de seçer ve bu dünyadaki hedeflerine göre şekil alır. Nazarî yeteneklerin seviyeleri daha yüksektir. Nazarî akıl, duyumlar aracılığıyla elde edilen algılamanın üzerindedir.

11.05, 17 Nisan 2024 itibarı ile sayfanın şu anki hâli

ÂMEDCİ

Âmedî-i divân-ı hümayun, Tanzimat'tan önce, doğrudan doğruya reisülküttâba bağlı olan ve onun adına yazdığı yazıları düzelten ve daha az önemli konuları da kişisel olarak kaleme alan, reisülküttâp ile ilgili tüm yazı işlerinden sorumlu olan kişidir. Aynı zamanda reisülküttâbın yabancı elçilerle yaptığı görüşmelere katılır, bu görüşmelerin tutanaklarını tutardı. Beylikçi gibi, hâcegân unvanına sahipti. Yeni tayin edilen timar ve zeametler için reisülküttâba verilen kalem harçlarını da yine o tahsil ederdi ki, bu durum, Bâbıâli'nin bir kâğıdının üzerinde, "geldi", "tahsil olundu" anlamını taşıyan ve evrak üzerine Farsça "âmed" kelimesi ile gösterildiği için, Âmedî ve bu işle muvazzaf kimsenin de, reisülküttâba ait kalem harçlarını tahsil ettiği ve bu esnada âmed kelimesi ile işaretlediği için, Âmedci olarak tesmiyesine sebep olmuştur. Daha önceleri başka adlar taşıyan, daha sonra âmedî kâtibi ve âmedî kalemi şeklinde de mevcut olan âmedcilik vazifesi, eski olmakla beraber, bu unvanın ihdası muahhar ve Tevkiî Abdürrahman Paşa tarafından tedvin edilen kanunnâmede (1088 = 1675; MTM, 1331, sayı 3, s. 497—544) de mevzuubahş edildiğine göre, her hâlde XVII. asırdan sonra ve galip bir ihtimalle, XVIII. asrın ikinci yarısındadır. Tanzimattan sonra vazifesi daha ziyade genişlemiş ve ehemmiyet peyda etmiştir. Bu esnada Âmedî-i divân-ı hümayun da tâbir edilen Âmedci, devlet dairelerinin sadaret makamına gönderilen ve padişahtan istizana mütevakkıf bulunan evrak hakkında, sadrâzam tarafından, vükelâ meclisinde okunup bir karara raptedildikten sonra, yahut lüzum yoksa, meclisin kararını almadan, doğrudan doğruya hünkâra arzedilmesi mutad olan muharreratı tesvid ve tebyiz etmek, kayıtlarını tutmak ve bunları mabeyn baş kitabetine göndermek, diğer taraftan da, arzolunan evrak üzerine sadır olan ve sadarete tebliğ olunan irade-i se-niyeleri kaydetmek vazifeleri ile mükellefti. Vükelâ meclisi içtimalarında hazır bulunan ve cereyan eden müzakerelerin zaptına memur zabıt kâtiplerine nezaret eden âmedci bey veya efendi, Âmedî-i divân-ı hümayun kaleminin en büyük âmiri idi. Sâdır olan iradeleri devaire cevaben yahut resen tebliğ etmek, mezkûr kalemin değil. sadaret mektubî kaleminin vazifesi idi. Âmedci efendi, "ricâl-i Babıâli" denilen beş büyük memurdan biri olup, bu kalem, saray ile muhaberata memur olduğu için, sadaretin en mutena ve mühim kalemleri arasında ve diğerlerinin fevkinde idi. Gerek Âmedci tayininde, gerek bu kaleme kâtip tayin olunan ve âmed-i divân-ı hümayun kalemi hulefası tâbir edilen memurların alınmasında her zaman hususî bir dikkat ve ihtimam gösterilmiştir.

Vaktiyle merasimde, teşrifat usûlü mucibince, divân-ı hümayun beylikçileri âmedcilere tekaddüm ederken, bilâhare âmedciler takaddüm etmiştir. İkinci meşrutiyetin ilânından sonra, Ittihad ve Terakki hükümetinin yaptığı teşkilâtta asırlardan beri devam edip gelen bâzı memuriyet unvanları değiştirildiği sırada, Âmedîi divân-ı hümayun unvanı da meclis-i vükelâ ve mâruzât kalemi baş kâtipliği 'ne tahvil olunmuştur. Fakat bilâhare (1913 ), şuray-i devlette teşkil olunan bir komisyonda, hangi memurların irade-i seniye ile nasbi lâzım geleceği müzakere olunduğu sırada, eski unvanların iadesine karar verilerek, yine eskisi gibi, âmedî-i divan-ı hümayun unvanı ipka olunmuştur.

(TAYYİB GÖKBİLGİN.)

AMEL

Âmel veya 'amal (A.), kelam âlimleri ve filozoflar tarafından, genellikle sadece imana ya da ilme ve nazar ile ilişkisi dolayısıyla kullanılır. Felsefenin, "şeylerin mahiyetinin bilgisi ve iyiliğin icrası" olarak tanımlandığı Helenistik geleneğin bilinmesi yaygındı. Birçok İslam düşünürü, bu iki gayenin gerçekleştirilmesinin önemini vurgulamışlardır. Ancak Yunan felsefesinin ahlakta zihniyeci olması, bu felsefenin etkisinde kalan filozoflar ile mutasavvıfların çoğunluğunun amelin, ilimden daha az önemli olduğu yönündeki görüşlerini izah eder. Eflatun, asıl erdemlerin başında hikmeti (sophia) koymuş ve ona uyan diğerlerini belirtmiştir. Aristoteles de, nazarî erdeme (dianoetik) ahlaki erdemden daha fazla değer verirdi. İnsan ruhunun amellerle değil, ancak ilimle manevi âlemi anlama noktasına gelip, bundan haz alabileceği düşüncesi Aristoteles'e atfedilen Teolojia'nın bir özü olmuştur. Ibn Sina, ilim ile amel arasındaki ilişkilere dair çeşitli görüşlerden bahseder. Burada özellikle zihinsel kavrayışla yetinip, filozof Farabi'yi örnek olarak alacağız. Farabi'nin Füsûs'unda, öğretiminin ruhbilim ve metafiziğe dayalı esasını görürüz. Burada ruhun üç ameli ve iki nazarî yeteneğini ayırarak, birincilerini kısaca kaydedip geçer, ancak ikincilerle daha detaylı olarak ilgilenir. İnsanın ruhunun faaliyetleri, bitki ruhu ve hayvan ruhu faaliyetleri gibi, insan ruhunun faaliyeti de ameldir ve sadece yararlıyı değil, aynı zamanda güzeli de seçer ve bu dünyadaki hedeflerine göre şekil alır. Nazarî yeteneklerin seviyeleri daha yüksektir. Nazarî akıl, duyumlar aracılığıyla elde edilen algılamanın üzerindedir.